risalei nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
risalei nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Ağustos 2007 Perşembe
Kadınların Siperi ve Kal’ası: TESETTÜR
Kadınların Siperi ve Kal’ası: TESETTÜR
(Hanımların Zîneti: İffet- Hayâ- Hicab)
Hayli zamandır üzerinde çalıştığım ve çok ehemmiyet verdiğim bir çalışmayı tamamlamayı Cenab-ı Hak lutfetti, nasip etti. Hanımların tesettür şekli gerçekten çok mühim bir mevzu idi. Bu konuda işin içine o kadar yanlış inanç, düşünce ve tatbikat girmişti ki, gerçekleri nasıl anlatacaktık?
Hanımların tesettürü konusu, sıradan bir mevzu değildir. Şeâir-i İslâmiyedendir. Nas’la sabittir. Dolayısiyle inkarı -Allah muhafaza- insanın inancını götürür. Kitabın takdiminde de belirttiğimiz gibi, bu kitabı, “Lâ ilâhe illallah Muhammedürresûlullah” dedikten sonra, îmanın şu tarifini; “Resul-i Ekrem (asm)’ın Allahu Teâlâ indinden getirdiği zarûreten bilinen cümle ahkâm hususunda, icmâlen bilinen hükümlerde icmâlen, afsilen bilinen hükümlerde ise tafsîlen Resul-i Ekrem’i (asm) tasdik etmektir.” göz önünde bulunduran ve kabul eden kimseler okumalıdır.
Biz, kula kulluk edenlerden, insanlara şirin gözükmek için dinden taviz verenlerden, nâmahremin yanağına öpücük kondurması karşısında, “bakın ne var bunda! Bir şey oldu mu?” diyen soytarı güruhundan değiliz. Dinin esasları neyse, en muhkem, en temel kaynaklardan alarak olduğu gibi söylemeyi şiâr edinmişiz. Dolayısiyle bu çok mühim konuda da aynı şeyi yaptık. Müfessirinî îzamın, müctehidlerin, müceddidlerin, evliyanın, asfiyânın, ulemânın görüşlerini -Ki bütünüyle Kur’an-ı Azimüşşan’a ve hadis-i şeriflere dayanmaktadır- olduğu gibi naklettik.
Müslüman hanımlar neyi ölçü alacak? Baskılar, dayatmacalar, kandırmacalar, insî ve cinnî şeytanların devreye girmesiyle telkin edilen şekli mi, yoksa Allah’ın (cc) ve Resulullah’ın işaret ettiği şekli mi?
“Allah’ın emri baş göz üstüne. Doğrusu budur. Ama ben nefsime söz geçiremiyorum, Allah beni affetsin” diyen imanını kurtarmış olur, şayet tesettür-ü şer’iden başka bir kıyafet giyiyorsa günahkâr olur. Ama böyle demeyip te, “ne var canım bunda. İşte bu da tesettürdür. Böyle de tesettür olur” diye kendi kafa fenerinin gösterdiğini, ya da işkembe-i kübradan atan ulemai’s-sû’un yanlış fetvalarını esas alanlar ise hüsrana düşerler.
Biz bu eserde, belki de Türkiye’de ilk olarak, tesettürün ülkemizdeki tarihçesini de anlattık ve çok çarpıcı misallerde işin gerçek yönünü ortaya koyduk. Kitapta, Yakup Kadri’nin “Çarşaf ve Peçeye Dair” başlıklı yazısı da vardı. Bu yazı pek çok köşe yazarı tarafından da nakledilmişti. Ben işin kaynağına inmeden bu yazıyı iktibas etmek istemedim ve kitabın Osmanlıca orijinal nüshasını hayli aradım. Sonunda buldum ve o kitaptan alarak naklettim.
Kitapta, Nur Suresi’nin 31. âyet-i kerimesine de hayli genişçe yer ayırdık. Zira bu âyet-i kerime bize son zamanlarda ihmal edilen “haremlik-selamlık” hususunun ehemmiyetini ihtar etmekteydi.
Biz insanların rızasını değil de “Allah’ın rızasını” esas alarak bu kitabı hazırladık. Hanımlar dış örtülerinde, yaşayışlarında neyi esas alacaklar? Popüler kültür dayatmacısını mı, reklamların hegemonyasını mı, yoksa Allah’ın (cc) ve Allah’ın Resûlünün (asm) açıkladıklarını mı?Kitap hakkında daha fazla bilgi almak isteyenler için tel: Said Yayınları (0212) 528 46 35-522 16 20 Fax: (0212) 522 18 42
Kadınların Siperi ve Kal’ası: TESETTÜR
BURHAN BOZGEYİK/Milli Gazete
Etiketler:
ayet,
Burhan Bozgeyik,
din,
kadın,
kitap,
kuran,
Milli Gazete,
nur,
popüler,
risalei nur,
said yayınları,
sünnet,
tarihçe,
Tesettür
1 Ağustos 2007 Çarşamba
İctihâda mâni’ olan “altı madde” kalktı mı?
İctihâda mâni’ olan “altı madde” kalktı mı?
Bedîüzzamân isminin son asırda bir “İslâmî otorite” olduğunda ehl-i ilmin ve ehl-i insâfın tereddüdü yoktur. Kelâm ve tasavvuf sahalarında yaptığı tecdîd yanında, fıkıh sahasına sokulmak istenen bid’atlara karşı da şer’î sınırları göstermiştir. “27. Söz” başlıklı “İctihâd Risâlesi” okunursa, ne demek istediğimiz daha kolay anlaşılacaktır.
Merhûm Üstâd o eserinde, ictihâd yapacak ölçülere sâhib kişiler bulunsa dahi, o sahaya girmeye altı tâne engel bulunduğunu söyler. O mâni’ler kaldırılmadığı müddetçe ictihâd sahasına girmeye kalkanların ise, “İslâmiyyete cinâyet” işleyeceğini, “bid’akârâne bir hıyânet” yapacağını, “vücûd-i İslâmiyyeyi tahrîb” edeceğini ve “boynundaki şer’î zinciri çıkarmağa vesîle” etmiş olacağını net söyler (Sözler, 27.Söz, s. 506-508).
Risâle-i Nûr ile iştigâl edenler veyâ o eserleri tedkîk edenler bu gerçeği bilirler. Bu net ifâdelere rağmen günümüzde ictihâd etmeye kalkanlar yok mudur, vardır. Elin ağzı torba değil ki büzesin! Bu ülke şerîatla idâre edilmiyor ki, ilgili mahkemeler bu iddiâ sâhiblerini hizâya getirsinler! Sistemin adına “demokrasi” dendiği için, İslâm dışındaki her türlü icrâata karışan da olmadığından, biz devlet değiliz ki böylelerine müdâhale salâhiyetimiz olsun!
“Doktor” iken yazdığı bir fıkhî mes’eleyi “doçent” olunca tam zıddı bir ifâdeyle kaleme aldığını on sene önceki okuyucularıma duyurduğum bir ilâhiyatçı, şimdi “profesör” olmuş; yeni yazdığı bir kitâbın kapağına da “ülkemizin seçkin fıkıh otoritelerinden” ibâresi konmuş. Parayla diploma alındığı, intihâl ile kariyer elde edildiği ve dahi İslâmın isimden ibâret kaldığı böyle bir devirde “fıkıh otoritesi” yetişmiş olmasını takdîrle karşılamak lâzım.
Bir kişi hem ilâhiyat profesörü ve hem de “fıkıh otoritesi” olunca, elbette ilk bilmesi gereken şey “ictihâd” mevzuu olmalıdır. Bu sahada “seçkin otorite” olmuş bir zâttan, kalkıp da Bedîüzzamân Hazretlerinin bu mes’eledeki yazılarına bakmasını istemek sanırım haddini aşmak olurdu. Kimse haddini aşmak istemeyince, “seçkin fıkıh otoritesi” profesörümüz de kitabına, “Fethullah Gülen Hocaefendinin Fıkhını Anlamak” adını koymakta beis görmemiş.
Sayın profesörün seçkin makâmı gereği onu tenkîd etme hakkını kendimde bulamıyorum. “Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Hocaefendinin âlim olmasının yanında müctehid olduğuna da bizce şüphe yoktur” dediğine göre, birilerine pâye dağıtma hakkının dahi seçkin fıkıh otoritelerine verildiğini anlıyoruz. Bizim gibi basit fânîlerin bu işe aklı ermeyeceği için, seçkin fıkıh otoritesi zâtın makâm-ı âlîlerine saygılarımızı sunuyoruz.
Benim merak ettiğim husûs, kendisini Bedîüzzamân Hazretlerine nisbet eden sayın Fethullah Hocaefendi’nin bu dağıtılmış pâyeye ne reaksiyon verdiğidir. Yarı münzevî hâlim gereği kıymetli medyamızı tam ta’kîb edemediğim için merâkımı ma’zûr görsünler.
Seçkin fıkıh otoritelerinin dağıttığı “âlim ve müctehid” unvânı elbette beynelmilel şöhret sâhibi insanlara yakışır ve az da gelir; lâkin Bedîüzzamân Hazretlerinin kendi eserinde yazılı ifâdelerine bakınca tereddüde düşüyorum. Yukarıda sözünü ettiğim risâlede “ictihâd etmeye mâni’ olan altı esâs” sıralanmıştır. Eğer o altı engel kalkmışsa, seçkin fıkıh otoriteleri cidden değerli bir tesbîtte bulunmuştur demek zorundayız; bize de o zamân sâdece alkışlamak düşer.
Eğer o “altı engel” kalkmamış, üstelik daha da katmerlenmiş bir hâl almışsa; o zamân bu seçkin fıkıh otoriteleri, Hocaefendiye “cinâyet, hıyânet, tahrîb, şer’î zinciri boynundan çıkarma” isnâdı mı atfediyorlar? “Zemm-i zımnî” olan “mübâlâğa” mı yapılmış acabâ?
Çünkü, Hocanın çok değer verdiği Bedîüzzamân, bu mâni’ler kalkmadan ictihâd etmeye, müctehidlik yapmaya kalkanların “İslâmiyyete cinâyet” işleyeceğini, “bid’akârâne bir hıyânet” yapacağını, “vücûd-i İslâmiyyeyi tahrîb” edeceğini ve “boynundaki şer’î zinciri çıkarmağa vesîle” etmiş olacağını net söylemektedir (age).
Beşer elbette şaşar! Seçkin fıkıh otoritelerimiz ise bizlerin şaşkınlığını arttırmaktan herhalde gizli bir zevk alıyorlar. İnternet sayfalarında yanlışlarımı teşhîr eden kıymetli münekkidlerim beni bu açmazdan da kurtarırlarsa sevinirim: İctihâd etmeye mâni’ olan altı madde kalkmış mıdır? MUSTAFA KAPLAN/VAKİT
Etiketler:
Bediüzzaman,
ictihad,
kelam,
madde,
Mustafa Kaplan,
risalei nur,
said nursi,
tasavvuf
Üç ayrı Said
Üç ayrı Said
Geçen asrın ilk çeyreğinde isimleri o yılların gündemini çokça işgál eden üç isim vardı ki, haklarındaki bilgiler yeni nesillerce müzelik olduğundan, üç ayrı insanın üç farklı hayâtı bir isimde toplanır oldu. Ayrı ayrı alâmet-i fârikaları olan bu üç “Said”, mes’elenin câhili olanlarca, “Bedîüzzamân Said Nursî” sanılır oldu.
Birinci Said, Mondros Mütârekesinden sonra Osmanlı’nın mağlûb olmasıyla adını duyuran “Said Molla” isimlisidir. Bu adam “İngiliz Muhibler Cem’ıyyeti” isimli bir teşkilât mensûbu olup, İstanbul’daki İngiliz Sefâreti ile de içli-dışlı olan bir İngiliz ajanıdır. Onun işgál güçlerine maşalık ettiği mütâreke kaosunda, İkinci Said olan “Bedîüzzamân Molla Said” Osmanlı’nın en yüksek din akademisi olan “Daru’l-Hikmeti’l-İslâmiyye” a’zâsıdır. Birinci Cihan Harbi’nde Erzurum cephesinde Ruslara karşı “Milis Yarbayı” rütbesiyle çarpışmış, Bitlis’te yaralanarak esîr düşmüş, harbin sonuna doğru firâr ederek İstanbul’a dönmüştü.
Başşehrin işgál edilmesi üzerine “Said Molla” İngilizlere kuyruk sallarken, “Bedîüzzamân Molla Said” işgál kuvvetlerine karşı “Hutuvât-ı Sitte” isimli bir kitâbçık bastırarak neşretmiş ve kellesini koltuğuna alarak Anadolu’da yanan Kuvvâ-yi Milliyye meş’alesine destek vermiştir. Doğu ile Batı kadar biribirine zıt karakter taşıyan bu iki şahsiyyeti biribirine karıştıranların cehâletine güler misiniz, ağlar mısınız!
Üçüncü Said ise, Osmanlı’nın yıkılmasından sonra TC’nin ilk yıllarında adı bir kıyâma karışan Palu şeyhlerinden Said Efendi’dir. “Şeyh Said” olarak bilinen bu isim, bugün hâlâ hâdisenin üzerindeki sis perdesinin ciddî olarak aydınlatılamaması yüzünden detaylı bilmekte zorlandığımız ma’lûm mâcerâda etrâfındaki Doğu ahâlîsi ile birlikte kıyâm eden, netîcede i’dâm sehpâsına çıkarılan bir din adamıdır. 1923 başında Ankara’da bulunan, ama idârecilerin gidişâtını İslâm nâmına iyi görmediği için yeni başşehiri terk ederek Van’a çekilen Bedîüzzamân Said Nursî ise, Şeyh Said Efendi hâdisesi ile uzaktan-yakından ilgisi olmayan bir vaz’ıyyettedir.
Bir İslâm beldesinde iç mücâdelenin doğru olmadığını “Dâhilde kılıç çekilmez” diyerek sarâhaten ifâde ettiği gibi, hâdisenin meydana geldiği vakitlerde kendisi Van’ın Erek Dağı’nda inzivâda idi. Vak’a olup bittikten sonra İsmet Paşa’nın despot iktidârı Doğudaki bütün nüfûzlu âileleri tedbîr olarak Batıya sürgün karârı çıkarınca, Bedîüzzamân Molla Said de bu zulümden nasîbini alarak önce Burdur’a, sonra Isparta’ya, bilâhare de Eğirdir’in Barla nâhiyesine sürülmüştür.
İngiliz ajanı Birinci Molla Said’i bugün bilen hemen hemen hiç kimse kalmamıştır. Şeyh Said Efendi ise geçen asrın ilk çeyreğinde i’dâm edildiği için kitleler tarafından fazla bilinmemektedir. Bu yüzden, on parmaklarında yirmi kara taşıyan insanların menfî propagandasına kapılan bilgisiz kesimler, bu üç isme âit vasıfların hepsini birden Bedîüzzamân Molla Said’e boca etmekteler. Bu karıştırmayı ehl-i ilmin ve ehl-i îmânın yapması ise daha üzücü oluyor.
Kendisini Bedîüzzamân Hazretlerine nisbet eden grupların ve lider kadrolarının, o mübârek zât ile hiç münâsebeti olmayan “diyalog” denilen zehirli oyunda rol almalarına tavır koyan ehl-i hamiyyetin, onların o yanlışlarına hücûm ederken o İslâm Müceddidi zâta da yanlış bilgilerle vurmaya kalkmaları korkunç bir yanlıştır. Evvelâ şu üç Said ile ilgili bilgilerin biribirinden ayrılması gerekir.
Üstelik, Bedîüzzamân Said Nursî Hazretleri, verâset-i nübüvvet makámında bulunmuş bir Allah dostudur. Kendisini ona nisbet edenlerin yanlışlarına kızıp da o zâta da bilgisizce yalan ve iftirâlarla saldıranlar, evvelâ kendi haklı da’vâlarına zarâr verdiklerini anlamalıdırlar. Bedîüzzamân Hazretlerinin arkasında Kur’ân vardır; kimin haddine düşmüş ki o dâmen-i muallâya erişe? Bedîüzzamân ismini kendi yanlışlarına âlet edenlere ne derseniz deyin, ama o mübârek zâta lâf söylemeyin; zîrâ kendiniz iki âlemde rezîl olursunuz.
Saz isteyene bu sivrisinek yetmez mi?
Etiketler:
batı,
din,
duğu,
islam,
molla,
risalei nur,
said nursi,
savaş
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)