İMAN,İSLAM,KURAN,SÜNNET,NAMAZ,MUSTAFA KAPLAN,BURHAN BOZGEYİK,DİN: 08/01/2007 - 09/01/2007

5 Ağustos 2007 Pazar

Kur'an Nurları

İ'lem eyyühe'l-aziz! Birşeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvâli hakkında ihtilâfları olduğu zaman, yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh, Avrupa filozofları, maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur'ân'ın hakaikinden pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm; nefsülemir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh, şimşek, buhar gibi fennî meseleleri keşfeden filozoflar, hakkın esrarını, Kur'ân nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.(Risale-i Nur Külliyatından İktibas Edilmiştir.)

CEMAAT NAMAZI

İ'lem eyyühe'l-aziz! Mü'minler ibadetlerinde, dualarında birbirine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sair ibadetlerinde büyük bir sır vardır ki, herbir fert, kendi ibadetinden kazandığı miktardan pek fazla bir sevap cemaatten kazanıyor. Ve herbir fert ötekilere duacı olur, şefaatçi olur, tezkiyeci olur-bilhassa Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma... Ve keza, herbir fert, arkadaşlarının saadetinden zevk alır ve Hallâk-ı Kâinata ubudiyet etmeye ve saadet-i ebediyeye namzet olur. İşte mü'minler arasında, cemaatler sayesinde husule gelen şu ulvî, mânevî teâvün ve birbirine yardımlaşmakla hilâfete haml, emanete mazhar olmakla beraber mahlûkat içerisinde mükerrem ünvanını almıştır.(Risale-i Nur Külliyatından İktibas Edilmiştir)

4 Ağustos 2007 Cumartesi

Süfyan büyük bir âlim olacak.......

BESİNCİ SUA YEDİNCİ MESELE: Rivayette var ki, "Süfyan büyük bir âlim olacak, ilimle dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar." Ve'l-ilmu indallah, bunun bir tevili şudur ki: Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine taraftar eder ve din derslerinden tecerrüt eden maarifi rehber edip tâmimine şiddetle çalışır, demektir. (risale-i nur kulliyatindan iktibas edilmistir)

2 Ağustos 2007 Perşembe

Kur’an-ı Kerim’den Dersler

Sağlıklı yaşamanın sırrı!.. İnsanoğlu, nasıl “sağlıklı yaşayacağını” bilemez olmuş. Oysa, sorunun cevabı, şu kâinat kitabının en mükemmel müfessiri olan Kur’an-ı Azimüşşan’da mevcut. A’râf Sûresi’nin 31. âyetinde meâlen şöyle bir emir var: “Yiyin, için, fakat isrâf etmeyin.” Bu emir, sağlıklı ve huzurlu yaşamanın da temel formülüdür. “Hülâsâtü’l Beyan” tefsirinde bu hususta güzel bir izahat var. Birlikte okuyalım: “Beyzavî ve Fahr-i Razi’nin beyanları veçhile Ali b.Vâkıdî’nin [büyük İslâm âlimi] ‘Allahu Teâlâ ilm-i tıbbı [tıp ilmini] bir âyetin nısfında [yarısında] cemetti [topladı]. O âyet de ‘Ve külû veşrebû velâ tüsrifû’ nazm-ı celildir’ dediği menkuldür. Çünkü; Tefsir-i Nisâbûrî’de beyan olunduğuna nazaran bir tabib-i Nasrânî [Hıristiyan doktor] Ali b. Vâkıdî’ye; ‘Sizin kitabınızda tıbba dair bir şey yoktur. Halbuki ilim; ikidir: Birisi; ilm-i tıb ki, ilm-i ebdandır [bedenler ilmi], diğeri; ilm-i fıkıh ki, ilm-i edyandır [din ilmi]’ demiş. Ali b. Vâkidî de ‘İl-i tıbbın cemi’ mesâilini [tıp ilminin bütün meselelerini] bizim kitabımız [Kur’an-ı Kerim] nısf-ı âyette cemetti [yarım âyette topladı]’ buyurmuş ve bu cümleleri okumuş. “Tabib-i Nasrânî, ‘Sizin Resulünüzden tıbba dair bir şey varid olmadı’ dediğinde Ali b. Vâkidî; ‘Bizim Resulümüz (asm) ilm-i tıbbın cemi’ mesâilini birkaç kelimede cemetti’ demiş ve şu hadisi okumuştur: ‘Mide, maraz [hastalık] evidir. Himye yani az yemek her dermanın başıdır. Her bedene âdet ettiği şeyi ver, âdetinin hilâfını verme.’ Demiştir. “Bunun üzerine tabib-i Nasrânî’nin; ‘Sizin Kitabınız ve Resulünüz ilm-i tıbdan Calinos’a bir şey bırakmamış’ dediği naklolunmaktadır. Çünkü; insana alelekser [çoğunlukla] hastalık mideden gelir. Zira mide; vücudun yarar bir motoru menzilindedir. Motor lüzumundan ziyâde [fazla] yanarsa patlar ve eğer lüzumundan az yanarsa yol vermez. Şu halde onun kıvamını bulmak ve itidal üzere islim vermek lâzım olduğu gibi yemek ve içmekte de midenin itidâlini vermek lâzımdır.” (Mehmed Vehbi. Hulâsatü’l Beyan Fî Tefsiri’l Kur’an, c. 3-4, s. 1611) Ebû Ali İbn-i Sinâ da A’râf Sûresi’nin 31. âyetindeki, “yiyin, için, fakat israf etmeyin” emrinden istifade ile şöyle demektedir: “İlm-i tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifâ hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir [yemek üstüne yemek yemektir]” Bediüzzaman da “İktisat Risâlesi” isimli eserinde, İbn-i Sina’nın bu sözüne şu haşiyeyi düşmüştür: “Yani, vücuda en muzır [zararlı], dört beş saat fasıla [ara] vermeden yemek yemek, veyahut telezzüz için [lezzet almak için] mütenevvi [çeşitli] yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır.” (Lem’alar, On Dokuzuncu Lem’a, s. 151) İşin hülâsası şudur. Allah’ın haram kıldıkları hariç,. İnsan, “kararında” ve aslâ aşırıya kaçmadan, Allah’ın verdiği nimetlerden yiyecek, içecek. (Şayet fazla parası ve yiyeceği varsa, fakirlere verecek) Sevgili Peygamberimiz (asm) şöyle buyuruyor: “İsraf ve kibir yapmaksızın ye, iç, giy ve sadaka ver.” (Muhtarü’l Ehâdis, 880 no’lu hadis)İnsan Kur’an’a ve Hadise uyarsa maddeten de sağlıklı yaşar. Yoksa israfa girerek (israf da haramdır) aşırı ve abur cubur yerse, midesini tıka basa doldurursa, hastalığa dâvetiye çıkarmış olur. BURHAN BOZGEYİK/MİLLİ GAZETE

Kadınların Siperi ve Kal’ası: TESETTÜR

Kadınların Siperi ve Kal’ası: TESETTÜR (Hanımların Zîneti: İffet- Hayâ- Hicab) Hayli zamandır üzerinde çalıştığım ve çok ehemmiyet verdiğim bir çalışmayı tamamlamayı Cenab-ı Hak lutfetti, nasip etti. Hanımların tesettür şekli gerçekten çok mühim bir mevzu idi. Bu konuda işin içine o kadar yanlış inanç, düşünce ve tatbikat girmişti ki, gerçekleri nasıl anlatacaktık? Hanımların tesettürü konusu, sıradan bir mevzu değildir. Şeâir-i İslâmiyedendir. Nas’la sabittir. Dolayısiyle inkarı -Allah muhafaza- insanın inancını götürür. Kitabın takdiminde de belirttiğimiz gibi, bu kitabı, “Lâ ilâhe illallah Muhammedürresûlullah” dedikten sonra, îmanın şu tarifini; “Resul-i Ekrem (asm)’ın Allahu Teâlâ indinden getirdiği zarûreten bilinen cümle ahkâm hususunda, icmâlen bilinen hükümlerde icmâlen, afsilen bilinen hükümlerde ise tafsîlen Resul-i Ekrem’i (asm) tasdik etmektir.” göz önünde bulunduran ve kabul eden kimseler okumalıdır. Biz, kula kulluk edenlerden, insanlara şirin gözükmek için dinden taviz verenlerden, nâmahremin yanağına öpücük kondurması karşısında, “bakın ne var bunda! Bir şey oldu mu?” diyen soytarı güruhundan değiliz. Dinin esasları neyse, en muhkem, en temel kaynaklardan alarak olduğu gibi söylemeyi şiâr edinmişiz. Dolayısiyle bu çok mühim konuda da aynı şeyi yaptık. Müfessirinî îzamın, müctehidlerin, müceddidlerin, evliyanın, asfiyânın, ulemânın görüşlerini -Ki bütünüyle Kur’an-ı Azimüşşan’a ve hadis-i şeriflere dayanmaktadır- olduğu gibi naklettik. Müslüman hanımlar neyi ölçü alacak? Baskılar, dayatmacalar, kandırmacalar, insî ve cinnî şeytanların devreye girmesiyle telkin edilen şekli mi, yoksa Allah’ın (cc) ve Resulullah’ın işaret ettiği şekli mi? “Allah’ın emri baş göz üstüne. Doğrusu budur. Ama ben nefsime söz geçiremiyorum, Allah beni affetsin” diyen imanını kurtarmış olur, şayet tesettür-ü şer’iden başka bir kıyafet giyiyorsa günahkâr olur. Ama böyle demeyip te, “ne var canım bunda. İşte bu da tesettürdür. Böyle de tesettür olur” diye kendi kafa fenerinin gösterdiğini, ya da işkembe-i kübradan atan ulemai’s-sû’un yanlış fetvalarını esas alanlar ise hüsrana düşerler. Biz bu eserde, belki de Türkiye’de ilk olarak, tesettürün ülkemizdeki tarihçesini de anlattık ve çok çarpıcı misallerde işin gerçek yönünü ortaya koyduk. Kitapta, Yakup Kadri’nin “Çarşaf ve Peçeye Dair” başlıklı yazısı da vardı. Bu yazı pek çok köşe yazarı tarafından da nakledilmişti. Ben işin kaynağına inmeden bu yazıyı iktibas etmek istemedim ve kitabın Osmanlıca orijinal nüshasını hayli aradım. Sonunda buldum ve o kitaptan alarak naklettim. Kitapta, Nur Suresi’nin 31. âyet-i kerimesine de hayli genişçe yer ayırdık. Zira bu âyet-i kerime bize son zamanlarda ihmal edilen “haremlik-selamlık” hususunun ehemmiyetini ihtar etmekteydi. Biz insanların rızasını değil de “Allah’ın rızasını” esas alarak bu kitabı hazırladık. Hanımlar dış örtülerinde, yaşayışlarında neyi esas alacaklar? Popüler kültür dayatmacısını mı, reklamların hegemonyasını mı, yoksa Allah’ın (cc) ve Allah’ın Resûlünün (asm) açıkladıklarını mı?Kitap hakkında daha fazla bilgi almak isteyenler için tel: Said Yayınları (0212) 528 46 35-522 16 20 Fax: (0212) 522 18 42 Kadınların Siperi ve Kal’ası: TESETTÜR BURHAN BOZGEYİK/Milli Gazete

1 Ağustos 2007 Çarşamba

Arkanızdan atlı mı kovalıyor?

Arkanızdan atlı mı kovalıyor? İslâmî kültürün temeli, esası, “olmazsa olmazı” namazı cemaatle camide kılmaya dayanır. İslâmî kültürde camiler, birer “resmî binâ” değil, güleç yüzlü hayat merkezidirler. Asr-ı Saadete bakalım: Mescid-i Nebevi’nin hemen bitişiğinde Peygamber Efendimizin (asm) hâne-i saadeti (mübarek evi) bulunmaktaydı (evi ile camiin iç içe oluşunun müşahhas delili, Hz. Aişe validemizle birlikte yaşadığı mübarek hücresinin Ravza-i Mutahhara şeklinde bugün Mescid-i Nebevi’nin içinde kalmış olmasıdır.) Namazlar Mescid-i Nebevi’de kılınır, devletin en mühim mevzuları Mescidde konuşulur, en mühim kararlar Mescidde alınırdı. Mescid-i Nebevî aynı zamanda ilim merkeziydi. İlim orada tahsil edilir, hayatını ilme vakfedenler (Ashab-ı Suffa) Mescidde yatıp kalkardı. Düğünler Mescidde yapılır, fakirlere yardım Mescidde dağıtılırdı. Elhasıl doğumdan ölüme bütün mühim hâdiselerde Müslümanların toplanma yeri Mescid idi. Mübarek Bilal (ra) o yanık sesiyle “Allahu Ekber! Allahu Ekber!” dedi mi, elde ne varsa bir tarafa bırakılırdı. Çekiç örse vurmaz olur, el teraziyi tartmaz olur, kumaşı ölçmez olurdu. O anda hayat sanki dururdu. Öyle ya Sultanlar Sultanının dâveti işitilmişti, artık başka işe bakmak edebe muhalif idi. Çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı, vakur adımlarla mescide gidilir, tâdil-i erkanla, sükunetle vakit namazı edâ edilirdi. Namazdan sonra haydi tekrar, “Bismillah” denilerek iş başına... Asr-ı Saadetteki bu güzel yaşayışın bir nümuneciğini hacda ve umrede –bilhassa Ramazan umresinde- görmüştüm. Ezan-ı Muhammedî okununca hayat sanki durmaktaydı. Süpermarketler isterse tıklım tıklım dolu olsun, isterse milyarlarca riyallik alışveriş yapılacak olsun, o anda görevliler, “Sala! Sala!” (Namaza! Namaza!) diye gerekli ikazı yapmakta, kasalar kapatılmakta, içerisi boşaltılmakta idi. Dükkanlar da öyleydi. Kepenkler kapatılmayıp ya öylece bırakılmakta, ya da tezgahların üzerine bir örtü örtülmekte (hatta tomar tomar paraların üzerine de), ondan sonra camiye gidilmekte idi. Namazdan sonra hayat durduğu yerden akmaya devam edecekti. Mekke ve Medine’nin yerlilerinin camiye devam edişleri takdire şayandı. Ramazan umresinde gördüm. Teheccüd namazına ma’aile, yani ailece geliyorlardı. Öyle ki daha birkaç aylık bebek dahi bebek arabasıyla getiriliyordu. Pek çok defa şahit oldum, 5-7 yaşındaki pek çok çocuk teheccüd namazı kılıyordu. Teheccüd namazı dedikse öyle bizim kıldığımız gibi beş dakikada iki rekat kıl, tamam! Öyle değil. Yaklaşık iki saat sürüyor. Ve çocuklar büyük bir vakarla, ciddiyetle namazlarını kılıyorlar. Şimdi bu bahsi niçin açtık? Şundan dolayı: Son zamanlarda camilerde bir âculiyet görmekteyim. Ege Bölgesindeki seyahatimde de gördüm, İstanbul’daki pek çok camide de. Ezan-ı Muhammedî okunuyor, eviniz çok yakında olmasına ve çok süratli gitmenize rağmen, farzın birkaç rekatını kaçırıveriyorsunuz. Hele bir de abdest almaya kalktınız mı, ancak tesbihatın sonuna yetişiyorsunuz. Muhteremler, bu acele niye? Arkanızdan atlı mı kovalıyor. Hele bir sakin olun. Sünneti güzelce kılın. Üç ihlas, bir fatiha okuyun. Biraz bekleyin, ardından farz namaza durun. Farz namazda da lütfen vasat sureleri okuyun (Duhâ ile Fil sureleri arasındaki sureler), tâ ki cemaaat yetişsin, cemaat sevabına nâil olsun. Zaten camiler resmî dairelere benzetildi. İlim öğrenmek ve öğretmek yok, Kur’an okumak yok, dinî bilgiler öğretmek yok. Namazı kıldır, kapıları kapat, tamam... Böyle mi olması lazım? Bu da yetmezmiş gibi şimdi bir de namazı çok çabucak kılıp bitirme usulü çıktı. Muhteremler arkanızdan atlı mı kovalıyor, “havf namazı” mı kılıyorsunuz, bu aceleniz niye?..Burhan Bozgeyik/Milli Gazete

Ben de Vakit’in dîninden değilim!

Ben de Vakit’in dîninden değilim! Mustafa KAPLAN/vakit Bendeniz 1995 başında hapishâneden çıktığımda, Ahmet Hakan, Kanal 7’nin ana haber spikeri idi. Yavaş yavaş bizim kesim içinde popüler oluyordu. Aynı yerde çalışan üniversite arkadaşım Ahmet Tezcan sanırım vâsıta olmuştu da, Ahmet Hakan beni bir akşam programına misâfir etmiş ve kısa da olsa 17 aylık hâtıralarımdan konuşmuştuk. Kendisiyle ilgili mes’elelere girmek istemeyişimin sebebi, işte o bir fincan kahvenin hatırıdır. Şöhret merdiveninin zirvesini yakaladığı günlerde Mason âyinini ekrana taşıdığını, o kökü dışarıda gizli teşekkülün ibretli davranışlarını deşifre ettiğini, o yüzden de bir trafik kazâsı (!) geçirerek dalağını kaybettiğini -o unutsa bile- ben takdîr hisleriyle unutmuyorum. Sabah’tan Hürriyet’e atlayarak her türlü bağdan âzâde kuşlar gibi hür olmasını da tebessümle karşılıyorum. Fakat, son zamanlarda ekonomik ve siyâsî oynama sahası daraltılmakta olan yeni patronunu rahatlatmak için olsa gerek, nazarları âfâkî noktalara çekme atraksiyonunda o da rol almışçasına Vakit ile maksadını aşan bir polemiğe girişti.O yazılarının sonuncusunda, “Ben Ahmet Hakan... Vakit’in dininden değilim” diye güzel bir cümle kullandı. Kendisini bu cümlesinde sonuna kadar destekliyorum; zîrâ ben de “Vakit’in dîni”nden değilim! Elhamdülillâh bizim dînimizin adı “İslâm” olarak tesbît edilmiştir ve hiçbir takıya da ihtiyâcı yoktur.Velâkin, aynı yazısında bütünüyle Vakit câmiasını hedef alarak, “BU adamlar öyle adamlardır ki... Ellerinden; dillerinden asla ve kata emin olamazsınız” demesini kabûl etmeme imkân yoktur! Ey aslan parçası, ey kuşlar gibi serâzâd hür Coşkun’um! Bu fakirin “elinden ve dilinden” şimdiye kadar sana ne “emniyyetsizlik” dokundu ki, kaldırdığın taşı hedef gözetmeksizin bütün bir câmianın tepesine indirmekte beis görmedin? Şikâyet ettiğin hâllerin aynısını sen yapmış olmadın mı şimdi? Yoksa, yeni hürriyyet şarkılarını söyleyebilmek için, kafayı da dumanlayarak mı yazı başına oturmak gerekiyor?Ya şu, “Afganistan’da bir Ortaçağ karanlığı yaratan Taliban’ı İslâm adına savunurlar” cümlesi ne demek oluyor Allasen? Eğer imzânı görmese idim, bu cümlenin kıp kızıl bir İslâm düşmanı tarafından kaleme alındığına kalıbımı basabilirdim. Sen kendi şahsî mes’elelerine, dünyâ yüzünde Allah’tan başka dostu kalmamış Müslüman kardeşlerimizi niçin karıştırıyorsun? Üstelik niçin bir kefere ağzıyla konuşuyorsun? Bütün dünyâdaki kâfir ve münâfıkların, sırf Hanefî mezhebine göre İslâmın ahkâmını Afganistan’da tatbîk etmeye çalıştıkları için tepelerine çullandığı o mücâhidlerin dîn anlayışını, “ortaçağ karanlığı” gibi mason ağzıyla karalayıp tezyîf etmek de kuşlar gibi hür hareket etmenin tabiî bir netîcesi midir; dalak alma travmasının doğurduğu patalojik bir vâkıa mıdır; yoksa frikikçi patronundan kocaman bir afferim alma taktiği midir?Kendi topraklarını kâfirlerin işgálinden kurtarmak için canları ve mallarıyla cihâd eden dîn kardeşlerimizi -üstelik hiçbir ciddî gerekçesi de yokken- sırf polemik iştihâsına salata yapmak uğruna İslâm düşmanlarının ağzıyla karalamak acabâ “ne dîni” gereği oluyor? Can, mal ve nâmus hürriyyetleri zorla alınmış Afgan Müslümanlarına “el” uzatması gerekirken, sırf şahsî egosunu tatmîn vesîlesi yaptığı polemiği bahanesiyle “dil” uzatması; dîn anlayışı noktasında seçici davranmış hissi veren “Vakit’in dîninden değilim” cümlesinin, “aslında ben falanın dînindenim” ma’nâsına geldiğinin mi remzidir?Ey Ahmet Hakan! Ey bizim mahallenin gözü sonradan açılmaya başlayan sığırcık yavrusu! Senin daldan dala atlamanı “ekmek parası te’mîni” olarak gördüğüm için üzerinde durmuyorum, kınamıyorum da. Bütün Vakit câmiasını hedef alan ölçüsüz ve suçlayıcı cümlendeki nefsime düşen payı da, yine o bir fincan kahve hatırı için affediyorum, kendimi duymamış sayıyorum. Amma velâkin, Afganlı Müslüman dîn kardeşlerimiz için kullandığın ta’bîri aslâ tasvîb etmediğim gibi, bütün dünyâ kâfirlerinin hücûmu zamânında kefere hesâbına o mücâhidlere atılmış bir taş olarak görüyorum.İşte o hamiyyet nâmına, genelde, “Sen de Hürriyet dîninde misin?” veyâ özelde, “Sen de Aydın Doğan dîninde misin?” diye sorma mecbûriyyeti hissediyorum.Tâlibân senin nene gerek tosunum; İclâl’ciğin veyâ Gülben’ciğin, serâzâd kuşlar gibi uçma sahanda sana yetmiyor mu da, erkeklerin sahasına destûrsuz giriyorsun?

İctihâda mâni’ olan “altı madde” kalktı mı?

İctihâda mâni’ olan “altı madde” kalktı mı? Bedîüzzamân isminin son asırda bir “İslâmî otorite” olduğunda ehl-i ilmin ve ehl-i insâfın tereddüdü yoktur. Kelâm ve tasavvuf sahalarında yaptığı tecdîd yanında, fıkıh sahasına sokulmak istenen bid’atlara karşı da şer’î sınırları göstermiştir. “27. Söz” başlıklı “İctihâd Risâlesi” okunursa, ne demek istediğimiz daha kolay anlaşılacaktır. Merhûm Üstâd o eserinde, ictihâd yapacak ölçülere sâhib kişiler bulunsa dahi, o sahaya girmeye altı tâne engel bulunduğunu söyler. O mâni’ler kaldırılmadığı müddetçe ictihâd sahasına girmeye kalkanların ise, “İslâmiyyete cinâyet” işleyeceğini, “bid’akârâne bir hıyânet” yapacağını, “vücûd-i İslâmiyyeyi tahrîb” edeceğini ve “boynundaki şer’î zinciri çıkarmağa vesîle” etmiş olacağını net söyler (Sözler, 27.Söz, s. 506-508). Risâle-i Nûr ile iştigâl edenler veyâ o eserleri tedkîk edenler bu gerçeği bilirler. Bu net ifâdelere rağmen günümüzde ictihâd etmeye kalkanlar yok mudur, vardır. Elin ağzı torba değil ki büzesin! Bu ülke şerîatla idâre edilmiyor ki, ilgili mahkemeler bu iddiâ sâhiblerini hizâya getirsinler! Sistemin adına “demokrasi” dendiği için, İslâm dışındaki her türlü icrâata karışan da olmadığından, biz devlet değiliz ki böylelerine müdâhale salâhiyetimiz olsun! “Doktor” iken yazdığı bir fıkhî mes’eleyi “doçent” olunca tam zıddı bir ifâdeyle kaleme aldığını on sene önceki okuyucularıma duyurduğum bir ilâhiyatçı, şimdi “profesör” olmuş; yeni yazdığı bir kitâbın kapağına da “ülkemizin seçkin fıkıh otoritelerinden” ibâresi konmuş. Parayla diploma alındığı, intihâl ile kariyer elde edildiği ve dahi İslâmın isimden ibâret kaldığı böyle bir devirde “fıkıh otoritesi” yetişmiş olmasını takdîrle karşılamak lâzım. Bir kişi hem ilâhiyat profesörü ve hem de “fıkıh otoritesi” olunca, elbette ilk bilmesi gereken şey “ictihâd” mevzuu olmalıdır. Bu sahada “seçkin otorite” olmuş bir zâttan, kalkıp da Bedîüzzamân Hazretlerinin bu mes’eledeki yazılarına bakmasını istemek sanırım haddini aşmak olurdu. Kimse haddini aşmak istemeyince, “seçkin fıkıh otoritesi” profesörümüz de kitabına, “Fethullah Gülen Hocaefendinin Fıkhını Anlamak” adını koymakta beis görmemiş. Sayın profesörün seçkin makâmı gereği onu tenkîd etme hakkını kendimde bulamıyorum. “Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Hocaefendinin âlim olmasının yanında müctehid olduğuna da bizce şüphe yoktur” dediğine göre, birilerine pâye dağıtma hakkının dahi seçkin fıkıh otoritelerine verildiğini anlıyoruz. Bizim gibi basit fânîlerin bu işe aklı ermeyeceği için, seçkin fıkıh otoritesi zâtın makâm-ı âlîlerine saygılarımızı sunuyoruz. Benim merak ettiğim husûs, kendisini Bedîüzzamân Hazretlerine nisbet eden sayın Fethullah Hocaefendi’nin bu dağıtılmış pâyeye ne reaksiyon verdiğidir. Yarı münzevî hâlim gereği kıymetli medyamızı tam ta’kîb edemediğim için merâkımı ma’zûr görsünler. Seçkin fıkıh otoritelerinin dağıttığı “âlim ve müctehid” unvânı elbette beynelmilel şöhret sâhibi insanlara yakışır ve az da gelir; lâkin Bedîüzzamân Hazretlerinin kendi eserinde yazılı ifâdelerine bakınca tereddüde düşüyorum. Yukarıda sözünü ettiğim risâlede “ictihâd etmeye mâni’ olan altı esâs” sıralanmıştır. Eğer o altı engel kalkmışsa, seçkin fıkıh otoriteleri cidden değerli bir tesbîtte bulunmuştur demek zorundayız; bize de o zamân sâdece alkışlamak düşer. Eğer o “altı engel” kalkmamış, üstelik daha da katmerlenmiş bir hâl almışsa; o zamân bu seçkin fıkıh otoriteleri, Hocaefendiye “cinâyet, hıyânet, tahrîb, şer’î zinciri boynundan çıkarma” isnâdı mı atfediyorlar? “Zemm-i zımnî” olan “mübâlâğa” mı yapılmış acabâ? Çünkü, Hocanın çok değer verdiği Bedîüzzamân, bu mâni’ler kalkmadan ictihâd etmeye, müctehidlik yapmaya kalkanların “İslâmiyyete cinâyet” işleyeceğini, “bid’akârâne bir hıyânet” yapacağını, “vücûd-i İslâmiyyeyi tahrîb” edeceğini ve “boynundaki şer’î zinciri çıkarmağa vesîle” etmiş olacağını net söylemektedir (age). Beşer elbette şaşar! Seçkin fıkıh otoritelerimiz ise bizlerin şaşkınlığını arttırmaktan herhalde gizli bir zevk alıyorlar. İnternet sayfalarında yanlışlarımı teşhîr eden kıymetli münekkidlerim beni bu açmazdan da kurtarırlarsa sevinirim: İctihâd etmeye mâni’ olan altı madde kalkmış mıdır? MUSTAFA KAPLAN/VAKİT

Namaz Mucizesi

Duygusal zekâ uzmanı, konferansta namaza vurgu yaptıCase Western Reserve Üniversitesi Weatherhead School of Management Örgütsel Davranış Bölüm Başkanı Prof. Richard Boyatzis, İstanbul’da düzenlenen “Ahenk Yaratan Liderler’’ konferansında namazın insan vücudunu rahatlattığını söyledi. Sabancı Üniversitesi Yönetici Geliştirme Birimi EDU (Executive Development Unit) PERYÖN işbirliği ile düzenlenen konferansta konuşan duygusal zeka uzmanı Boyatzis, başarılı liderlerin sırlarını ve işte verimliliği anlattı. Özellikle negatif iş ortamında strese giren insanların meditasyon ve benzeri uygulamalar sayesinde vücutlarını rahatlattıklarını ifade eden Boyatzis, “Bu Müslümanlar için çok daha kolay, çünkü 5 defa namaz kılıyorsunuz. Müslümanlar namaz kılarak vücutlarını rahatlatıyorlar. Namaz, vücudun kortizon seviyesini düşürdüğü için rahatlatıyor.’’ dedi. Boyatsiz, başarılı liderlerin çalışanları harekete geçiren, seferber edebilen, yani duygulara hitap edenler olduğunu söyledi. Çalışanları harekete geçirebilmek için etkileşimin önemli olduğuna işaret eden Boyatzis, 1980’li yıllarda yaptığı araştırmalar sonucunda, şirket yöneticilerinin yüzde 50’sinin çalışma ortamına değer katmadıklarının ortaya çıktığını kaydetti.Case Western Reserve Üniversitesi Weatherhead School of Management Örgütsel Davranış Bölüm Başkanı, duygusal zeka uzmanı Prof. Richard Boyatzis, meditasyon ve benzeri uygulamalar sayesinde vücudun rahatladığını ve daha iyi verim alındığını ifade ederek, ''Bu Müslümanlar için çok daha kolay. Namaz kılarak vücutlarını rahatlatıyorlar. Namaz, vücudun kortizon seviyesini düşürdüğü için rahatlatıyor'' dedi. " İKİNDİ NAMAZI, KİŞİNİN RUH VE BEDENİNE TESİR EDEN PEK ÇOK HASTALIĞA DEVA OLABİLİR "İLK BAKIŞTA ABARTILMIŞ GİBİ GÖRÜNMESİNE RAĞMEN BU İDDİA, KAHİRE'DE DÜZENLENEN VE KURAN'IKERİM'DEKİ TIBBİ GERÇEKLER ÜZERİNE YAPILAN " MİLLETLERARASI İSLAM KONFERANSI " NA SUNULAN BİR KESİNLİK ARZ EDEN TIBBİ ARAŞTIRMA TEBLİĞİNİN ÖZÜDÜR.İKİNDİ NAZININ GÜNÜMÜZ ŞARTLARINDAKİ BİLİMSEL VERİLERE GÖRE DEVA OLABİLDİĞİ HASTALIKLAR LİSTESİNDE YER ALAN İSİMLER ŞUNLARDIR : -HİPERTANSİYON, KARDİONÖROZİS, AŞIRI ŞİŞMANLIK, TİROZİS, HABİTUEL ABORTUS (TEKRARLAYAN DÜŞÜKLER),CİNSİ İKTİDARSIZLIK, DİSMENORE (AĞRILI ADET GÖRME), PSÖRİYAZİS, KATARAKT, ASTIM, MİGREN V.B...SADECE İKİNDİ NAMAZININ TERKEDİLMESİ SEBEBİYLE KİŞİYE TESİR EDEN CİDDİ HASTALIKLAR VAR MIDIR?TOPLANTIYA BU KANITLANMIŞ VEDE ARAŞTIRMACILARA AÇIK OLAN BU MUCİZEVİ, HİKMET, VE DÜŞÜNEN HER FERT İÇİN BİR İBRET DOLU, BULUŞ İLE GELEN DR.ZÜBEYR KERAMİ, " KESİNLİKLE EVET " DİYOR.BU MUCİZEVİ BULUŞU AÇIKLAYIP DAHA DA İNSANLARI AYDINLATMAK İÇİN " ARABİA " DERGİSİNE YAPTIĞI AÇIKLAMADA DR.KERAMİ, İSLAM'I " KUCAKLAMA KARARININ " SEBEPLERİ ARASINDA EN BAŞTA GELENİN,KURAN'DA " SALAT-ÜL VUSTA ", YADA ORTA NAMAZ OLARAK GEÇEN VE ALLAH'IN İSLAM DİNİYLE MÜSLÜMANLARA BÜYÜK BİR MUCİZESİ NİTELİĞİNDEKİ İKİNDİ NAMAZI OLDUĞUNU SÖYLEDİ.BU NAMAZDAN KURAN'DA 2 KERE BAHSEDİLMİŞTİ.İLK'İ BAKAR SURESİNİN 238. AYETİDİR Kİ, MEALEN: ' NAMAZ (ALIŞKANLIĞINIZI) VEÖZELLİKLE ORTA NAMAZI TİTİZLİKLE KORUYUN VE ALLAH'IN HUZURUNDA HÜŞU İLE DURUN ' BUYRULMAKTADIR.2.AYETİN GEÇTİĞİ " ASR " SURESİ İSE, BİR YEMİNLE BAŞLAR:' VEL ASR; ZEVAL BULAN GÜN HALKI İÇİN.'.BAZI TEFSİRCİLERE GÖRE BURADAKİ "ASR" TABİRİ İLE İKİNDİ NAMAZININ VAKTİ KASTEDİLMİŞTİR." NE ZAMANKURAN'DAN BU AYETLERİ OKUSAM, ÖZELLİKLE NİÇİN İKİNDİ NAMAZININ BELİRTİLDİĞİ HUSUSUNDA HAYRETE DÜŞERDİM" DİYEN DR.KERAMİ, BU DÜŞÜNCESİNE İNANDIRICI BİR CEVAP ARAMAKLA BİR SÜRE UĞRAŞTI.DR.KERAMİ, KURAN'DA İKİNDİ NAMAZININ ÜZERİNDE ÖZELLİKLE DURULMASININ; BU NAMZIN İSTİRAHAT ZAMANINA DENK GELMESİ SEBEBİYLE VAKTİNDE KILINMASININ ÇOK ZOR OLDUĞU GEREKÇESİYLE ALAKASINI KABULETMEDİ.ZİRA ONA GÖRE SABAH VE AKŞAM NAMAZLARIDA İKİNDİ NAMAZINDAN KOLAY DEĞİLDİ.DR.KERAMİNİN ALLAH'IN İZNİYLE BULDUĞU SEBEPLERDEN EN ÖNEMLİSİ, BEYİNDE BİR MERKEZ OLAN VÜCUDUN BİYOLOJİK SAAT İLE İKİNDİ NAMAZI ARASINDAKİ SENKRONİZMDİR (EŞ ZAMANLILIK).ACİL BİR DURUMLA KARŞI KARŞIYA KALINDIĞINDA GEREKLİ REAKSİYONLARI BAŞLATAN KORTİZON VE ADRENALİN İSİMLİ BAŞLICA 2 HORMONUN AĞIRLIĞI BİLİNMEKTEDİR.BU 2 HORMON, BİYOLOJİK SAAT İÇİNDE FARKLI ZAMANLAMAYA SAHİPTİR.İLK PLANDA BİZE GEREKLİ OLAN ADRENALİNDİR.DR.KERAMİ, ADRENALİNİN TESİRLERİNİ ÖZETLE ŞÖYLE SIRALIYOR: " ADRENALİN NABZI HIZLANDIRIR, KANDAMARLARINI DARALTIR, AŞIRI KAN BASINCINA, AŞIRI TER VE TÜKRÜK SALGISINA SEBEP OLUR, KANDA ALYUVAR SAYISINI ARTTIRIR, KANAMAYI DURDURAN PIHTILAŞMAYI HIZLANDIRIR, İHTİYAÇ DUYULDUĞUNDA BÜTÜNVÜCUDU DEVAMLI VE GÜÇLÜ BİR AKTİVİTEYE HAZIRLAR VE SONUNDA BÜTÜN FONKSİYONLAR İÇİN VÜCUDU NORMALDURUMA ( ESKİ HALİNE ) GETİRİR ".ANCAK ADRENALİNİN TARAFI DA VARDIR.YÜKSEK GERİLİM VE TEKRARLAYAN KORKU (PSİKOSOMATİK) DİYE ADLANDIRILAN CİDDİ HASTALIKLAR SEBEP OLUR.(GERİLİM VE KORKU ANLARINDA ADRENALİN SALGISI AŞIRI BİRŞEKİLDE ARTMAKTADIR.BUNUN DEVAMLILIĞI YADA SIKÇA TEKRARI " PSİKOMATİK HASTALIKLAR" DİYE BİLİNENBİR GRUP HASTALIKLARA YOL AÇAR.)...TEHLİKE VEKEDER GİBİ DURUMLAR DAHA ÖNCE BAHSEDİLEN REAKSİYONLARI HUSULE GETİRİR.DR.KERAMİ: " KANDAKİ ADRENALİN ARTIŞINI, YUKARIDA SAYILAN BÜTÜN HASTALIKLARA ( HİPERTANSİYON, KARDİONÖROZİS V.B.) YOL AÇAN EN ÖNEMLİ FAKTÖR OLDUĞUNU ALLAH'IN İZNİYLE BULDUK " DİYOR.BUNDA ENÖNEMLİ NOKTA, İKİNDİ NAMAZININ BU HORMON ÜZERİNE NASIL BİR TESİR YAPTIĞIDIR." BU NAMAZ, BÜYÜK BİRTESİRE SAHİP" DİYEN DR.KERAMİ, " İKİNDİ NAMAZI SAYILAN HASTALIKLARA SEBEP OLAN ADRENALİN İSİMLİ HORMONUN MİKTARININ DÜŞÜRÜLMESİNE YARDIM EDER " DEDİKTEN SONRA ŞÖYLE İLAVE EDİYOR: " BU HORMON KANDAKİ EN YÜKSEK SEVİYESİNE ÖĞLEDEN SONRA SAAT 15:00 İLA 16:00 CİVARINDA YANİ İKİNDİ NAMAZI VAKTİNDE ULAŞIR."İKİNDİ NAMAZI, BEYNİN BİR MERKEZİ OLAN HİPOKAMPUSU UYARARAK BİR GEVŞEME HASIL EDER" VE BU SIRADA PARASEMPATİK SİSTEM UYARILIP SEMPATİK SİSTEM BASKI ALTINA ALINIR.BU OLAY, SEMPATİK SİSTEMİN AKTİF OLDUĞU VAKİTTE, DİĞER BİR İFADEYLE İKİNDİ NAMAZI VAKTİNDE OLURSA BÜYÜK ÖNEM KAZANIR." SİNİR SİSTEMİNİN ÇOĞU KERE BİRBİRİNE ZIT YÖNDE ÇALIŞAN 2 KISMI OLAN SEMPATİK VE PARASEMPATİK SİSTEM İSE,VÜCUDUN NORMAL FONKSİYONLARININ DEVAMINDA ROL OYNAR.(SEMPATİK SİSTEMİN TESİRİNİN UZUN SÜRMESİ, YADA SIK SIK TEKRARLAMASININ PSİKOMATİK HASTALIKLARA YOL AÇTIĞINI YUKARIDA ÖZETLE ŞÖYLEMİŞTİK.)DR.KERAMİ'NİN VARDIĞI SONUÇ ŞUDUR: " BU NAMAZ RUHİ FAYDALAR YANINDA KİŞİYE TIBBİ BİR KORUMA DATEMİN ETMEKTEDİR."ŞÜPHESİZ Kİ YÜCE YARATICIMIZ ALLAH BİZİM DÜŞÜNÜP ÖĞÜT ALMAMIZ İÇİN AYET VE MUCİZELERİNİ BİZLERE İHSAN EYLEMİŞTİR KAYNAK.bakhadi.sayfasi.com

Niye kadın siyâsetçi istiyorlar?

Niye kadın siyâsetçi istiyorlar? Mustafa KAPLAN Devletin ajansı haber yapmış ve site de başlığını, “Cinsel suçlarda ürkütücü patlama” diye atmış. Haberin girişi şöyle: “Türkiye’de geçen yıl her gün ortalama bin 336 suç işlenirken, bu yılın 9 ayında bu rakam 2 bin 191’e yükseldi. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, geçen yıl polis sorumluluk alanında meydana gelen şahsa ve mala karşı işlenen âsâyiş olaylarının toplamı 487 bin 761 iken bu yılın 9 ayında bu suçların toplamı 598 bin 388 oldu.” (AA, 14 Kasım 06) Gözümüz aydın! Senede 1.336 suç işlenen ülkemizde, geçen senenin dokuz ayında rekor kırılarak 2.191’e yükselinmiş! Şahsa ve mala karşı işlenen suçlar ise aynı sürede 110.627 (yüz on bin altı yüz yirmi yedi) aded artmış!Artış göstermeyen hiçbir suç çeşidi kalmamış. Habere göre “darb, tehdîd, yaralama, kaçırma, rehin alma, kötü muâmele, hakáret ve sövme, müstehcen hareketler, kolluk kuvvetlerine saldırı, ruhsatsız silâh kullanma, intihara teşebbüs, hırsızlık, kapkaç, gasb, yankesicilik, yangın çıkarma, dolandırıcılık, emniyeti sû-i isti’mâl, mala zarâr vermek, mesken masuniyyeti ihlâli, mala karşı tasnif dışı suç, kıymetli evrakta sahtecilik, kalpazanlık, kaçakçılık, karşılıksız çek, narkotik suçlar” maddeleri hep artış göstermiş. “Toplu kaçakçılık ve nükleer madde kaçakçılığı” dışındaki “organize suçlar” biraz azalırken, “hükûmet emrine muhâlefet” suçu da 2.804’ten 2.469’a düşmüş.Haberin ara başlıklarından biri ise, “Müstehcen suçlar yüzde 300 arttı” şeklindeydi. Ve mine’l-garâib! Hadi öbürlerinin çoğu ekonomik sebeblere dayanıyor, milletin de gelir seviyesi her geçen gün daha kötüye gittiği için mecbûrî suça itiliyor; peki bu “müstehcen” denen suçlara ne oluyor?Sanki medyamızın her türünde şehvet körükleyici haber ve resimler mi yer alıyor? Sanki ülkemizde müstehcenliği yasaklayan İslâm ahkâmına karşı resmî-gayri resmî bir harb mi yürütülüyor? Sanki sokaklarımız et pazarına mı döndü? Sanki bu sahanın son noktası olan “zinâ” fiili suç olmaktan mı çıkarıldı? Ülkenin her yerinde ve her köşesinde serbestçe gezen, tozan, çalışan kadın sayısı kâfî mi gelmiyor?Başımızı iki elimizin arasına alalım ve bu yüzde üç yüz artan “müstehcen suç” üzerinde azıcık kafa patlatalım. Fuhuş yaşının ilkokul seviyesine indiği alenen dillendirildiğine göre, o piyasaya düşen çocuklar yârın da bizimkiler veyâ sizinkiler olamaz mı? Diyelim ki bu işi azdırmakla görevli olanların böyle bir netîce umurlarında bile değil; ya bizler? Biz de mi boynuz yarışına soyunacağız?Yine devletin ajansının aynı gün geçtiği bir başka haberin başlığı da, “Vatandaşlar kadın siyâsetçi istiyor” şeklinde idi. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (KADER) tarafından yaptırılan bir kamuoyu araştırmasına göre, araştırmaya katılanların yüzde 82’si kadın siyâsetçi sayısının artmasını istemiş!Deccal’ın siyâsî mekanizması olan Birleşmiş Milletler’den başka ne beklenirdi ki? Bin kişi ile görüşmüşler, bu bin kişi de bütün ülkeyi temsîl edebilirmiş! “Kadınlar yuvalarından çıkmış, beşeri baştan çıkarmış, yuvalarına dönmeli!” diyen Bedîüzzamân Hazretlerine Allah rahmet eylesin! İyi ki bu günleri görmedi! Bana sormadan benim adıma da konuşan araştırma ilgilisinin katakullilerine benim aklım elbette ermez, ama şu sözü dikkat çekici: “Kadın siyâsetçi partinin oy oranını artırıyor!” Ya’nî diyor ki: “Kadınların aktif siyâsete katılarak ülke idâresinde söz sâhibi olmaları hikâyedir! Bütün mes’ele onları müşteri çekmekte kullanabilmektir!” Bu işin adına bizim köyde bi şey diyorlardı ya, bir türlü hatırlayamıyorum!Hacısı-hocası da dâhil hemen herkes niçin iş yerlerine “kadın” çalışan koyuyor sanıyorsunuz? Müşteri nisbetini arttırmak için değil mi? Allah bundan hoşlanmazmış, İslâm dîni cevâz vermezmiş, üstüne üstlük de müstehcen suçlar yüzde üç yüz artarmış; kimin umûrunda?Dilimiz, Âkif’in, “Âilî bir inkılâb olsun diyen me’yûs olur” sözünü tekrârlamaktan başka şey yapamıyor!

RASÛLULLAH SEVGİSİ VE ALÂMETLERİ

RASÛLULLAH SEVGİSİ VE ALÂMETLERİ Prof. Dr. Fadl İlâhî Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem'in Emirlerine Uymak, Yasaklarından Kaçınmak Sevenin sevdiğine itaatkâr olduğu hususunda iki kişinin dahi görüş ayrılığı yoktur. Seven sevdiğini, yapmaya, onun sevmediklerinden uzak kalmaya gayret eder. Bunu yaparken de anlatılamayacak kadar bir lezzet, büyük bir tat alır. Aynı şekilde Allah Rasûlü Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi vesellem'i seven bir kimse de bütün gayretiyle ona uymaya çalışır, emirlerini hemen yerine getirmeye koşar, yasaklarından uzaklaşmak için elini çabuk tutar. Nebi Sallallahu aleyhi vesellem'i samimi bir şekilde seven o hayırlı ashabının bu alanda nice göz kamaştırıcı tutumları vardır. Aşağıda yüce Allah'ın lütfuyla bunların bazısını sözkonusu edeceğiz: 1. Ensardan Bir Kesimin, Rükû Halinde İken Ka’be'ye Doğru Dönmekte Ellerini Çabuk Tutmaları İmam Buhârî'nin rivayetine göre el-Berâ b. Âzib Radıyallahu anh şöyle demiştir: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem Medine'ye gelince, onaltı ya da onyedi ay boyunca Beytu'l-Makdis'e doğru namaz kıldı. Bununla birlikte Ka’be'ye yönlendirilmeyi arzu ediyordu. Bunun üzerine yüce Allah: "Biz yüzünü göğe doğru evirip çevirmeni elbette görüyoruz. Onun için andolsun, seni hoşnud olacağın kıbleye döndüreceğiz." (el-Bakara, 2/144) buyruğunu indirdi ve Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem böylece Ka’be'ye döndürüldü. Bir adam onunla birlikte ikindi namazını kıldı, sonra gitti. Yolu ensardan (namaz kılmakta olan) bir topluluğun yanından geçti ve şöyle dedi: Bu kişi şahitlik eder ki, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem ile birlikte namaz kıldı ve onun (kıblesi) Ka’be'ye döndürüldü." Onlar da ikindi namazında rükûda iken Ka’be'ye yöneldiler."[1] Allah Rasûlüne -Rabbimin salât ve selâmı ona- uymak için ellerini ne kadar da çabuk tuttular! Ondan gelen bir haberi duyar duymaz ona sımsıkı sarılmakta tereddüt etmediler. Hatta başlarını rükûden kaldırmayı dahi beklemediler. Onlar rükûda iken Allah Rasûlünün döndüğü yere -yüce Ka’be'ye- dönüverdiler. 2- Ashab-ı Kiram'ın Yolculukta Konakladıkları Vakit, Birbirlerinin Yanında Konaklama Emrini Yerine Getirmekte Acele Etmeleri Nebi Sallallahu aleyhi vesellem'in emrine uymakta eli çabuk tutmak sadece namazda değildi. Aksine onu samimiyetle sevenler (Allah onlardan razı olsun) ona tabi olmakta diğer bütün alanlarda da böyle davranıyorlardı. İmam Ebu Davud, onun yolculukta konaklama adabı ile ilgili verdiği emri uygulamakta ellerini ne kadar çabuk tuttuklarını bize Ebu Seleme el-Huşeni Radıyallahu anh'dan rivayetle şöylece anlatmaktadır: "İnsanlar bir yerde konakladıkları vakit vadilere ve yollara dağılırlardı. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Sizin bu şekilde yollara ve vadilere dağılmanız ancak şeytandandır." Bundan sonra Peygamber (ashabıyla) bir yerde konaklayacak olurlarsa, mutlaka biri diğerinine sokulur, öyle ki: Üzerlerine bir yaygı serilecek olursa hepsini de örter, denilecek şekilde konaklarlardı."[2] 3- Ashab-ı Kiram'ın Evcil Eşeklerin Etlerinin Haram Kılındığını Bildiren Nidâyı İşitmeleri Üzerine Kazanlarda Kaynayan Etleri Dökmeleri Ashab-ı Kiram'ın sevdikleri ve beğendikleri bazı şeyler kendilerine yasaklandı. Nebi Sallallahu aleyhi vesellem'in yasağından sonra onlar bu yasaklanan şeylerden hemen uzaklaşmaktan başka bir tepki göstermediler. Bunlardan birisini İmam Buhârî, Enes b. Malik Radıyallahu anh'dan rivayet etmektedir. Buna göre Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem birisi gelerek: Eşekler yenilerek bitirildi, dedi. Nebi Sallallahu aleyhi vesellem sesini çıkarmadı. Daha sonra ikinci bir defa ona gelerek: Eşekler yenildi, bitirildi, dedi. Nebi Sallallahu aleyhi vesellem yine sustu. Arkasından ona üçüncü bir defa daha gelerek: Eşekler telef edildi, yok edildi, dedi. Bunun üzerine Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem bir münâdiye emir vererek insanlar arasında şöyle seslendi: "Şüphesiz Allah ve Rasûlü sizlere evcil eşeklerin etlerini yemeyi yasaklıyor." Bunun üzerine kazanlar içlerinde etler kaynadığı halde döküldü.[3] Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'i içten seven bu hayırlı insanlar bir çare aramayı, bir fırsat bulmayı ya da bir istisnâ yapmayı düşünmediler. Onlar sevgide aranan temel şartlardan birisinin, sevenin arzusunun sevdiğinin emrine uymak olduğunu tam anlamıyla idrâk ediyorlarken, böyle bir şey düşünmeleri nasıl mümkün olabilirdi ki? 4- Şarabın Haramlığı İlan Edilince Medine Sokaklarında Akan Şaraplar Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'i samimiyetle seven o hayırlı insanlar yasaklandı diye sevip arzu ettikleri şeylerden uzaklaşmakla kalmadılar. Uzun yıllardan beri alışageldikleri pekçok şeyleri de terkettiler. Hatta bunları atalarından miras dahi almışlardı. Fakat Rasûl-i Ekrem'e isyan etmek için geleneklerini yahut alışkanlıklarını -günümüz müslümanlarının pekçoğunun yaptığı gibi- ileri sürmediler. Buna delâlet eden tanıklardan birisi de İmam Buhârî'nin, Enes Radıyallahu anh'dan naklettiği şu rivayettir: "Ebu Talha Radıyallahu anh'ın evinde bulunanlara sakilik yapıyordum. O gün içtikleri şarap yarılmış taze hurma şarabı idi. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem bir münadiye: "Haberiniz olsun şarap haram kılındı" diye seslenmesini emretti. (Enes) dedi ki: Ebu Talha bana: Çık ve bu şarabı dök, dedi. Ben de çıktım ve şarabı döktüm. O şarap Medine yollarında aktı gitti."[4] Orada Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'i samimiyetle seven o zatların yaptıkları tek iş, Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'in emrini yerine getirmek üzere şarabı dökmekti. Bundan dolayı şarap Medine sokaklarında aktı. Bu hususta Hafız İbn Hacer diyor ki: "Hadiste şuna işaret vardır: Yanında şarap bulunan müslümanlar ardı arkasına şarabı döktüler. Öyle ki dökülen bu pek çok şarap Medine sokaklarında aktı."[5] Bütün bu işler şöyleydi böyleydi demeden, herhangi bir tereddüt ya da soru sormaya gerek duymadan olup bitti. Yine İmam Buhârî, Enes b. Malik Radıyallahu anh'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Ben ayakta Ebu Talha'ya filana ve filana içki sunarken bir adam gelip: Haber size ulaştı mı? diye sordu. Onlar: Ne haberi dediler. Adam: Şarap haram kılındı, dedi. Hepsi de: Ey Enes! Şu testileri dök, dediler. (Enes devamla) dedi ki: O adamın getirdiği haberden sonra şaraba dair ne bir soru sordular, ne de bir daha ona geri döndüler.[6] Ya Rabbi! Bu ne mutlak bir teslimiyet ve ne kadar mükemmel bir itaattir! İşte yüce Rabbimizin: "Aralarında hükmetmek üzere Allah'a ve Rasûlüne davet olunduklarında mü'minlerin sözleri ancak: 'İşittik ve itaat ettik' demektir. İşte bunlar refâha erenlerin ta kendileridir." (en-Nur, 24/51) buyruğu bu samimi sevenlere tıpatıp uymaktadır. 5- Ashab-ı Kiram'ın Rasûl-i Ekrem'in Emrini Yerine Getirmek İçin Düşman İle Ahidlerine Riâyet Etmeleri Ashab-ı Kiram'ın (Allah onlardan razı olsun) Rasûl-i Ekrem'e tabi oluşları yalnızca normal, sıradan hallerde değildi. Onlar aynı şekilde darlıkta, bollukta, savaş zamanlarında ve her zamanda, hayatın herbir işinde böyle idiler. Rasûl-i Ekrem'in emrini uygulamak amacıyla düşmanlara verdikleri sözlerini yerine getirmelerine dair İmam Ebu Davud ile İmam Tirmizi bizlere Suleym b. Âmir'in şu sözlerini nakletmektedirler: "Muaviye Radıyallahu anh ile Bizanslılar arasında bir andlaşma vardı. O onların topraklarına doğru gidiyor ve nihayet antlaşma süresi sona erdi mi onlara hücum ediyordu. Bineğin üzerinde bir adam: "Allahuekber, Allahuekber, biz ahde vefalıyız, bizde ahdi bozmak yoktur" diyerek geldi. Dönüp baktıklarında onun Amr b. Abse Radıyallahu anh olduğunu anladılar. Muaviye Radıyallahu anh ona haber göndererek sordu, o da şöyle dedi: Ben Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'i şöyle buyururken dinledim: "Kimin bir başka kavim ile bir andlaşması bulunursa süresi bitinceye yahutta onlara adaletli bir şekilde andlaşmalarını bozduğunu bildirinceye kadar herhangi bir düğümü bağlamasın ve çözmesin." Bunun üzerine Muaviye Radıyallahu anh geri döndü."[7] 6- Ashab-ı Kiram'ın Allah Rasûlünün Emrine Uyarak İpek Kullanmayışları İmam Taberî'nin rivayetine göre müslüman askerler Yermûk'de konaklayınca müslümanlar düşmanlarına: Biz sizin kumandanınızla konuşmak ve onunla karşılaşmak istiyoruz. Bizi bırakın da onun yanına gidip konuşalım, dediler. Müslümanların bu isteklerini kumandanlarına bildirince onlara izin verdi. Ebu Ubeyde ve Yezid b. Ebi Süfyan ona bir elçi gibi gittiler. Yanlarında el-Haris b. Hişam, Dırar b. el-Ezver ve Ebu Cendel b. Suheyl Radıyallahu anh da vardı. O gün Kralın kardeşi[8] karargahında hepsi de ipekten olmak üzere otuz çadır ve yukardan yere kadar örten otuz tane de örtü vardı. Müslümanlar buraya gelince bu çadırların içine girmeyi kabul etmediler ve: "Biz ipeği helal görmüyoruz. O bakımdan yanımıza sen çık” dediler. O da (emri üzerine) hazırlanan yaygıların olduğu yerde yanlarına çıktı. Bu durum Herakliyus'a ulaşınca şöyle dedi: Ben size söylemedim mi? İşte bu zilletimizin başlangıcıdır. Artık bizim için şan yoktur. Doğan uğursuz bir evlattan dolayı Rumların vay haline![9] Bir başka rivayette şöyle denilmektedir: Ashab: Bizim böyle bir yere girmemiz bize helal değildir. Bunun üzerine onlar için yere ipekten yaygılar yayılmasını emretti. Yine: Biz bunların üzerine oturmayız dediler. İstedikleri yerde onların yanında oturdu.[10] Düşmanlarla karşılaşmak, bu hayırlı insanları o Rasûl-i Kerim'e -salât ve selam ona- uymaktan alıkoymadı. Bu işte ilk anda düşmanlar için bir fayda görülmesi ile -önceki örnekte görüldüğü gibi- kendilerinin faydasına olması arasında fark yoktur. Bu ruhen zayıf, kıt akıllı ve kıt imanlı bazı kimselere göre basit işlerden olsun, yahut büyük işlerden olsun onlar için fark etmezdi. Onlar Nebi Sallallahu aleyhi vesellem'e uymaktan nasıl yüz çevirebilirlerdi ki? Çünkü onlar Rasûl-i Ekrem'in şöyle buyurduğunu dinlemişlerdi: "Benim emrime muhalefet edenlerin üzerine zillet ve küçülmüşlük yazıldı."[11] Onlar sadece bunu dinlemekle kalmadılar. Bunu iyice ezberlediler, anladılar, gereği gibi riayet ettiler, hayatlarında uyguladılar. Keşke günümüz müslümanları bu gerçeği idrâk edebilse. Yüce Allah müslümanların zaferini ya da yenilgiye uğramalarını birtakım sebeplere bağlamıştır. Bunların en önemlileri: Rasûl-i Ekrem'e tabi olmak ve ona asi olmamaktır. Ona itaat eden kimse aziz olur, yeryüzünde iktidar sahibi olur. Ona isyan eden bir kimse ise zelil olur ve küçülür. Belki de müslümanların bu gerçeği idrak etmeleri, hayatlarında bunun gereğini yerine getirmeleri onları içinde bulundukları bu aşağılık ve kaybolmuşluk halinden çıkartabilir. 7- Ashab-ı Kiram Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem'in Namazda Ayakkabılarını Çıkardığını Gördüklerinde, Namazda Oldukları Halde Ayakkabılarını Çıkarmaya Çalıştılar Hiçbir seven, sevdiğinin emirlerini yerine getirmekle kalmaz; aksine büyük bir şevkle onun hareketlerini yapıp ettiklerini gözetir. Dikkatle onun yüzündeki değişiklikleri, gözlerinin işaretini takip eder. Belki bu yolla sevdiğinin sevdiği bir işi tespit eder, o da hemen onu yapar yahutta sevdiğinin nefret ettiği bir hususu öğrenir, ondan uzak kalır. Nebi Sallallahu aleyhi vesellem'i gerçekten samimiyetle seven o hayırlı insanlar da böyle idi. Onlar emrini yerine getirmekle, yasaklarından kaçınmakla kalmadılar. Aksine onun fiillerini takip ediyorlar, onun tasarruflarını gözetliyorlardı. Bunu büyük bir sevgi, takdir ve iştiyakla yapıyorlardı. Çünkü ona uymayı istiyorlardı. Onun herhangi bir işi yaptığını gördüklerinde çabucak onu yaparlardı. Herhangi bir şeyden uzak kaldığını ya da terkettiğini görürlerse onlar da hemen ondan uzaklaşırlardı. Buna delâlet eden parlak örneklerden birisi de İmam Ebû Dûvûd'un, Ebu Said el-Hudrî Radıyallahu anh'ın şöyle dediğine dair rivayetidir: "Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem ashabına namaz kıldırmakta iken aniden ayakkabılerını çıkardı ve onları sol tarafına bıraktı. Arkasındakiler bu işi görünce, onlar da ayakkabılarını çıkardılar. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem namazını bitirince: "Ayakkabılarınızı çıkarmaya sizi iten sebep nedir?" diye sordu. Onlar: Biz senin ayakkabılarını çıkardığını gördük. Bunun üzerine biz de ayakkabılarımızı çıkardık, dediler. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem dedi ki: "Şüphesiz Cebrail bana geldi ve ayakkabımda bir pislik olduğunu bana bildirdi." Daha sonra şunları söyledi: "Sizden herhangi bir kimse mescide geldiğinde ayakkabılarına baksın. Eğer ayakkabılarında bir pislik ya da rahatsız edici bir durum varsa onu silsin ve onlarla namaz kılıversin."[12] Allahu ekber! Rasûl-i Ekrem'e uymakta ellerini çabuk tutmaya ne kadar dikkat ediyorlardı! Allah onlardan razı olsun. Mükâfatıyla onları hoşnut etsin, bizi de onların yürüdükleri yolda yürütsün. 8- Rasûl-i Ekrem'in Tehdidini Duyunca Bir Kadının Bileziklerini Çıkarıvermesi Rasûl-i Ekrem'e uymak sadece erkeklerin yaptığı bir iş değildir aksine Nebi Sallallahu aleyhi vesellem'i seven samimi mü'min hanımlar da böyleydi. Bunu ortaya koyan delillerden birisi de İmam Ebû Dâvûd'un Abdullah b. Amr Radıyallahu anh'dan şöyle dediğine dair naklettiği rivayettir: "Bir hanım Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'in yanına geldi. Beraberinde bir kız çocuğu vardı. Bu kız çocuğunun elinde kalınca iki altın bilezik vardı. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem: "Bunların zekâtını veriyor musun?" diye sordu. Kadın: Hayır dedi. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Kıyamet gününde bunların yerine Allah'ın sana ateşten iki bilezik takması hoşuna gider mi?" (Abdullah b. Amr) dedi ki: Kadın o bilezikleri çıkardı ve Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'in önüne bırakarak: Bunlar Allah ve Rasûlü içindir. dedi."[13] Allahu ekber! Rasûl-i Ekrem'i seven o mü'min kadın O’nun emrine uyarak bileziklerin zekâtını vermekle yetinmedi. Aksine onlardan vazgeçti ve onları Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem'e yüce Allah için bir sadaka olarak takdim etti. Allah ondan razı olsun ve onu hoşnud etsin. 9- Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem'in Yol Kenarlarında Yürüme Emrini Uygulamak Üzere Hanımların Duvarlara Sürtünerek Yürümeleri Nebi Sallallahu aleyhi vesellem'in emrini yerine getirmek için mü'min bir hanımın bu derece elini çabuk tutmasının az görülen bir durum ya da istisnai bir olay olduğunu kimse zannetmesin. Hayır, Ka’be'nin Rabbine yemin olsun ki, o hanımların sîretlerini tetkik eden bir kimse mü'min hanımlara egemen olan halin bu olduğunu bilir. Şimdi onlar hakkında İmam Ebû Dâvûd'un, Ebu Esid el-Ensari Radıyallahu anh'dan yaptığı şu rivayete kulak verelim. Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem mescidden çıkarken yolda erkeklerin kadınlarla karıştıklarını görünce şöyle buyurdu: "Geri çekiliniz! Sizin yolun ortasında yürümek hakkınız yoktur. Siz yolun kenarlarında yürümeye bakınız." Bu sebeple herhangi bir kadın yürüdü mü duvara yapışırdı. O kadar ki duvara yapıştığından elbisesi de duvara takılırdı.[14] Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem sevmenin dördüncü alâmetine geçmeden önce kendimizi hesaba çekmek üzere kısaca bir duralım: Erkeğimizle, kadınımızla ashab-ı kiram ve hanım sahabiler gibi miyiz? Bizden pek çok kimse sabahleyin ilk iş olarak Rasûl-i Ekrem'in sünnetini traş etmiyor muyuz? İslâma müntesip pek çok hanım, toplantılara ve çarşı-pazara çıkmakla ona muhalefet etmiyorlar mı? Erkeğimizle kadınımızla bazılarımız yabancı bir topluluğa gidecek olursa, müslüman mı, yahudi mi, hristiyan mı bilinebiliyor mu? [1] Buhârî, Hadis no: 7252, XIII, 232 [2] Sahihu Sünen-i Ebi Davud, Hadis no: 2288, II, 498; Rasûl-i Ekrem bir yolculukta bile, konaklandığı vakit müslümanların dağılmalarına tahammül göstermemişti. Bugün -yüce Allah'ın rahmetiyle esirgedikleri müstesnâ- herkes ne diye darmadağınıktır? Şekvamız Allah'adır. Ondan yardım dileriz. [3] Buhârî, Hadis no: 4199, VII, 467-468 [4] Buhârî, Hadis no: 2464, V, 112 [5] Fethu'l-Bârî, X, 39 [6] Buhârî, Hadis no: 4617, VIII, 277 [7] Sahihu Sünen-i Ebi Davud, Hadis no: 2397, II, 528; Sahihu Süneni't-Tirmizi, Hadis no: 1285, II, 113-114 lafız Ebû Dâvûd'a ait. [8] Kralın kardeşi Bizans ordusunun kumandanı idi. Adı da Tozarik idi. (Bk. el-Bidaye ve'n-Nihaye, VII, 9) [9] Taberî, Tarih, III, 403 [10] el-Bidaye ve'n-Nihaye, VII, 9-10 [11] Hadisi İmam Ahmed, Abdullah b. Ömer Radıyallahu anh'dan rivayet etmiştir. (Bk. Müsned, Hadis no: 5115, VII, 122) Şeyh Ahmed Muhammed Şakir senedinin sahih olduğunu belirtmiştir. (Bk. aynı yerdeki dipnot) [12] Sahihu Sünen-i Ebi Davud, Hadis no: 605, I, 128 [13] Sahihu Sünen-i Ebî Dâvûd, Hadis no: 1382, I, 691; Şeyh elAlbânî hadisin hasen olduğunu belirtmektedir. (Bk. Aynı yer) [14] Sahihu Sünen-i Ebi Davud, Hadis no: 4392, III, 989

Sırf futbolda amatörlüğe geçilse, Ülkede işsiz ve fakir kalmaz

Sırf futbolda amatörlüğe geçilse, Ülkede işsiz ve fakir kalmaz Bir lig maçında stadyumun “savaş meydanına” çevrilmesinden, iki takımın taraftarının birbirine diş gıcırdatmasından sonra şu profesyonel futboldaki “hal ve gidişatı” ve bu sahada harcanan paraları ciddi şekilde mercek altına alıp düşünmeye başladım. Bir antrenör, (ya da başka bir isimle teknik direktör) Cumhurbaşkanından 15-20 misli maaş alabiliyor. Genç bir futbolcu (17 yaşındaki çocuk), koca bir fabrikadaki işçilerin hepsinin aldığı maaşı alıyor (Transfer ücreti ve primleri aylara bölseniz bu ifademizin mübalağalı olmadığı görülür.) Bu takımın giyimi, kuşamı, yemesi, içmesi, sair harcamaları göz önüne alındığında ortaya muazzam bir yekün çıkar. Profesyonel ligleri düşünelim: Süper ligde 18 takım var. 2. Lig iki ana gruba ayrılmış durumda. 2 A ve 2 B şeklinde (Ya da bir başka isimle Lig A ve Lig B) 2A’da 18 takım, 2 B’de ise 5 grup ve her grupta 10 takım var. 3. ligde 4 grup ve her grupta 18 takım var. Profesyonel ligleri düşündüğümüzde yekün 158 takım eder. (Paf takımı, yıldız takımı, vs. ayrı...) Takım deyip geçmeyin, her birinin ortalama 30 futbolcusu 30 çalışanı var. Yılda 2,5-3 milyon dolar, ya da Euro ücret alan oyuncular var. Şimdi elinize kağıdı kalemi alıp hesap edin; futbolculara ve antrenörlere ödenenler, yıl içindeki harcamalar ne kadar tutar? Bunlardan ayrı, önce 3. lige ardından, daha üst liglere çıkmak için mücadele eden yüzlerce “amatör” takım var. Bunların da adı amatör. Hemen hepsi, üst lige çıkmayı bir namus ve şeref meselesi haline getirmiş durumda. Dolayısıyla o ilin, ilçenin, kasabanın “varlıklı” kimseleri kesenin ağzını açmak durumunda. Öyle ya işin içinde “namus borcu” var!... Bazı takımlarda zengin kulüp başkanı elini cebine atar. Bunun karşılığını da misli misline alır. (Bir gazetede kellesinin gözükmesi kaç paradır? Birkaç milyon dolar verse bile kendisinden o kadar bahsedilir mi?) Kulüplerin büyük ekseriyeti, o ilin veya ilçenin zenginlerinin himmetiyle ayakta durur. Zenginlerin himmetini harekete geçirmek için de çoğu defa, o ilin veya ilçenin belediye başkanı o takımın “onursal başkanı” olur. Onursal başkan “rica edince” de o beldenin hatırı sayılır zengini elini cebine atar. Bir an için şu profesyonel liglerde ve profesyonel liglere çıkmak için canla başla çalışan yüzlerce takımın bulunduğu amatör liglerde harcanan paraların bir havuzda toplandığını düşünün. İnanın, bir iki yıllık para ile ülkede ne bir fakir kalır; ne bir işsiz. O paralarla yüzlerce fabrika yapılır. Silah fabrikaları, ağır sanayi fabrikaları yapılır. Binlerce insana iş sahası açılır. Spor yapılmasın mı? Yapılsın. Ama laf icabı değil, gerçekten “amatörce” ve “centilmence” yapılsın. Delikanlılarımız, sadece futbol değil, diğer spor dallarıyla da meşgul olsun. Güreş yapsın, ok atsın, cirit oynasın, judo, karate, masa tenisi, yüzme, vs. öğrensin. Kim ne derse desin, sözde “profesyonellik” adına, çuvallar dolusu dövizin havaya savrulması, kardeşin kardeşe düşman olması zoruma gidiyor. Kardeş kardeşi şişliyor, gözünü oyuyor (geçenlerde bir polisin gözü körola yazdı) İlin ve ilçelerin ağaları, varını yoğunu profesyonel takım için sarf edeceğine, biraz da fakir fukaraya baksalar olmaz mı? Burhan Bozgeyik/Milli Gazete 07.06.2007

Namaz Marşı

Namaz Marşı Mü’min secdede Rabbe gülümser, Bin ömrüm olsa, namaz kılsam der Her gün mescitte namazla coşar, Secdede ağlar Rabbine koşar, Namazsız olmaz, secdesiz olmaz, Kıyamsız olmaz, rükûsuz olmaz. Tekbirsiz olmaz, tesbihsiz olmaz, Şükürsüz olmaz, duasız olmaz. Mü’min savaşta Rabbi unutmaz, Can pahasına namaz der namaz, Mü’min gönlünü namaza bağlar, Namazla güler, namazla ağlar NAKARAT Namaz mü’mine en kutlu durak, Kabirde ışık, sıratta Burak Namaz rahmettir mü’mine miraç, Dertlere deva, hastaya ilaç NAKARAT Dinin direği gözlerin nuru, Namaz mutluluk, kalbin süruru, Namaz sığınak, namaz dayanak, Namaz kılanlar mahşerde apak NAKARAT Cemil Tokpınar

Üç ayrı Said

Üç ayrı Said Geçen asrın ilk çeyreğinde isimleri o yılların gündemini çokça işgál eden üç isim vardı ki, haklarındaki bilgiler yeni nesillerce müzelik olduğundan, üç ayrı insanın üç farklı hayâtı bir isimde toplanır oldu. Ayrı ayrı alâmet-i fârikaları olan bu üç “Said”, mes’elenin câhili olanlarca, “Bedîüzzamân Said Nursî” sanılır oldu. Birinci Said, Mondros Mütârekesinden sonra Osmanlı’nın mağlûb olmasıyla adını duyuran “Said Molla” isimlisidir. Bu adam “İngiliz Muhibler Cem’ıyyeti” isimli bir teşkilât mensûbu olup, İstanbul’daki İngiliz Sefâreti ile de içli-dışlı olan bir İngiliz ajanıdır. Onun işgál güçlerine maşalık ettiği mütâreke kaosunda, İkinci Said olan “Bedîüzzamân Molla Said” Osmanlı’nın en yüksek din akademisi olan “Daru’l-Hikmeti’l-İslâmiyye” a’zâsıdır. Birinci Cihan Harbi’nde Erzurum cephesinde Ruslara karşı “Milis Yarbayı” rütbesiyle çarpışmış, Bitlis’te yaralanarak esîr düşmüş, harbin sonuna doğru firâr ederek İstanbul’a dönmüştü. Başşehrin işgál edilmesi üzerine “Said Molla” İngilizlere kuyruk sallarken, “Bedîüzzamân Molla Said” işgál kuvvetlerine karşı “Hutuvât-ı Sitte” isimli bir kitâbçık bastırarak neşretmiş ve kellesini koltuğuna alarak Anadolu’da yanan Kuvvâ-yi Milliyye meş’alesine destek vermiştir. Doğu ile Batı kadar biribirine zıt karakter taşıyan bu iki şahsiyyeti biribirine karıştıranların cehâletine güler misiniz, ağlar mısınız! Üçüncü Said ise, Osmanlı’nın yıkılmasından sonra TC’nin ilk yıllarında adı bir kıyâma karışan Palu şeyhlerinden Said Efendi’dir. “Şeyh Said” olarak bilinen bu isim, bugün hâlâ hâdisenin üzerindeki sis perdesinin ciddî olarak aydınlatılamaması yüzünden detaylı bilmekte zorlandığımız ma’lûm mâcerâda etrâfındaki Doğu ahâlîsi ile birlikte kıyâm eden, netîcede i’dâm sehpâsına çıkarılan bir din adamıdır. 1923 başında Ankara’da bulunan, ama idârecilerin gidişâtını İslâm nâmına iyi görmediği için yeni başşehiri terk ederek Van’a çekilen Bedîüzzamân Said Nursî ise, Şeyh Said Efendi hâdisesi ile uzaktan-yakından ilgisi olmayan bir vaz’ıyyettedir. Bir İslâm beldesinde iç mücâdelenin doğru olmadığını “Dâhilde kılıç çekilmez” diyerek sarâhaten ifâde ettiği gibi, hâdisenin meydana geldiği vakitlerde kendisi Van’ın Erek Dağı’nda inzivâda idi. Vak’a olup bittikten sonra İsmet Paşa’nın despot iktidârı Doğudaki bütün nüfûzlu âileleri tedbîr olarak Batıya sürgün karârı çıkarınca, Bedîüzzamân Molla Said de bu zulümden nasîbini alarak önce Burdur’a, sonra Isparta’ya, bilâhare de Eğirdir’in Barla nâhiyesine sürülmüştür. İngiliz ajanı Birinci Molla Said’i bugün bilen hemen hemen hiç kimse kalmamıştır. Şeyh Said Efendi ise geçen asrın ilk çeyreğinde i’dâm edildiği için kitleler tarafından fazla bilinmemektedir. Bu yüzden, on parmaklarında yirmi kara taşıyan insanların menfî propagandasına kapılan bilgisiz kesimler, bu üç isme âit vasıfların hepsini birden Bedîüzzamân Molla Said’e boca etmekteler. Bu karıştırmayı ehl-i ilmin ve ehl-i îmânın yapması ise daha üzücü oluyor. Kendisini Bedîüzzamân Hazretlerine nisbet eden grupların ve lider kadrolarının, o mübârek zât ile hiç münâsebeti olmayan “diyalog” denilen zehirli oyunda rol almalarına tavır koyan ehl-i hamiyyetin, onların o yanlışlarına hücûm ederken o İslâm Müceddidi zâta da yanlış bilgilerle vurmaya kalkmaları korkunç bir yanlıştır. Evvelâ şu üç Said ile ilgili bilgilerin biribirinden ayrılması gerekir. Üstelik, Bedîüzzamân Said Nursî Hazretleri, verâset-i nübüvvet makámında bulunmuş bir Allah dostudur. Kendisini ona nisbet edenlerin yanlışlarına kızıp da o zâta da bilgisizce yalan ve iftirâlarla saldıranlar, evvelâ kendi haklı da’vâlarına zarâr verdiklerini anlamalıdırlar. Bedîüzzamân Hazretlerinin arkasında Kur’ân vardır; kimin haddine düşmüş ki o dâmen-i muallâya erişe? Bedîüzzamân ismini kendi yanlışlarına âlet edenlere ne derseniz deyin, ama o mübârek zâta lâf söylemeyin; zîrâ kendiniz iki âlemde rezîl olursunuz. Saz isteyene bu sivrisinek yetmez mi?

Sarık

Günümüzde dini mevzular için biraz amiyane "ağzı olan konuşuyor" sözü çok uygun düşüyor. "Bu dinde yoktur" "böyle hadis yoktur" "dinimizce şu şöyledir" "dinimizce böyle olacağını sanmıyorum" ve benzeri pek çok sözleri pek çok kimseden duyuyoruz. Halbuki müslümanlar olarak en çok hassas olmamız gereken mevzu dini mevzular olmalıdır. Hz. Muaz (ra) Peygamberimiz asv'dan nasihat isteyince "şuna dikkat et" diyerek diline işaret etmiş, Muaz'ın "Ya ResulALLAH! Konuştuklarımızdan mesul muyuz? Sorusuna da "anan seni kaybetsin! İnsanları yüzükoyun cehenneme düşüren bu dilleridir" demişti. (Tirmizi: c.5.s.11)İşte günümüzde bilip bilmeyen herkesin konuştuğu mevzulardan biri de "sarık" mevzuudur. Bazıları sarıkla ilgili hiçbir hadis olmadığını söylerken, bazıları da sarıkla ilgili bazı hadislere dillerini uzatıyorlar. Bu yazımızda sarıkla ilgili hadisleri ele alacağız. Birazcık siyer ve hadis ilmine ıttılaı olan peygamberimizin sarık sardığına itiraz etmez. İtiraz eden cehaletinden eder. Peygamberimizin ahir zamanda geleceğini haber veren eski kutsal kitaplarda bile ondan "Sahibüt Tac" diye bahsedilir [1]. Tacdan kasıt "sarık"tır. Peygamberimizin krallar gibi taç takmadığı, ama sarık sardığı herkesin malumudur. Pek çok hadis kitabında "El-Amame" "El-Amaim" ismiyle sarıklardan bahsedildiği gibi, yine pek çok hadis kitabında müstakil "El-Amaim" yani "sarıklar" isimli bablar (konu başlıkları) da vardır. Bir iki misal verelim: Buhari: Kitabül Libas. Bab 14. El- Amaim. Sünen-i Ebu Davud: kitabül Libas. Bab 21. El- Amaim. <******>Sünen-i Tirmizi. Libas. Bab 42. El- Amaim alel Kalanis. Bu hususta bazı hadisleri de kaydedelim: Tabinden Ebu Abdusselam şöyle dedi: İbn Ömer (ra)den "Nebi (sav) nasıl sarık sarardı" diye sordum. İbn Ömer şöyle dedi: Başına sarığı sarar, ona bir kuyruk yapar ve sonra arkasından sarkıtırdı. Beyhaki, Şuabu İman.c.5.s.174 Cabir (ra) şöyle demiştir: Resulullah asv Mekke fethedildiği gün Mekke'ye başında siyah sarık olduğu halde girdi. Nesei.c.8.s.211, İbn Mace.c.2.s.942 Amr b. Haris şöyle demiştir: "Peygamber asv'ın üzerinde harkani bir sarık gördüm."Nesei.c.8.s.211Ebu Ümame (ra) şöyle demiştir: Resulullah sav bir vali tayin ettiğinde ona mutlaka sarık sarar ve sarığı sağ kulağı tarafından sarkıtırdı. Mecmauz-Zevaid. (Taberani'den naklen).c.5.s.120 Tabiinden Nafi "İbn Ömer sarık sarar ve sarığın kuyruğunu iki omzu arasına bırakırdı" demiştir. Ravilerden Ubeydullah şöyle dedi: "Şeyhlerimiz (tabiinin büyükleri) bize peygamber asv'ın ashabının sarık sardıklarını ve sarığın ucunu iki omuzları arasına bıraktıklarını (çokça) gördüklerini rivayet ettiler." Musannef ibn ebi şeybe.c.5.s.180 Ubade (ra) Peygamber asv'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Sarık sarınız! Çünkü o meleklerin nişanı, alametidir. (sarığı sardıktan sonra) arkanızdan sarkıtınız. Beyhaki. Şuabu iman.5-176Bedir savaşında beş bin melek peygamberimiz ve sahabelerin imdadına gelmişti. Gelen meleklerin hepsi sarıklı idi. "Rabbiniz, alametli beş bin melekle size yardım edecektir [2]" ayetindeki "Müsevvimin" "alametli, nişanlı" kelimesinin "sarıklı" manasında olduğu tefsirlerde beyan edilmiştir [3] . ALLAH'ın peygamberine yardıma gönderdiği meleklerin sarıklı olması, sarığın ALLAH katında makbul ve razı olunan bir kisve olduğuna işarettir. (Bazı müfessirler onların bizzat ALLAH tarafından sarıkla nişanlandırılmış, alametlendirilmiş olduklarını söylerler.) ",1] ); //--> Sünen-i Tirmizi. Libas. Bab 42. El- Amaim alel Kalanis. Bu hususta bazı hadisleri de kaydedelim: Tabinden Ebu Abdusselam şöyle dedi: İbn Ömer (ra)den "Nebi (sav) nasıl sarık sarardı" diye sordum. İbn Ömer şöyle dedi: Başına sarığı sarar, ona bir kuyruk yapar ve sonra arkasından sarkıtırdı. Beyhaki, Şuabu İman.c.5.s.174 Cabir (ra) şöyle demiştir: Resulullah asv Mekke fethedildiği gün Mekke'ye başında siyah sarık olduğu halde girdi. Nesei.c.8.s.211, İbn Mace.c.2.s.942 Amr b. Haris şöyle demiştir: "Peygamber asv'ın üzerinde harkani bir sarık gördüm."Nesei.c.8.s.211Ebu Ümame (ra) şöyle demiştir: Resulullah sav bir vali tayin ettiğinde ona mutlaka sarık sarar ve sarığı sağ kulağı tarafından sarkıtırdı. Mecmauz-Zevaid. (Taberani'den naklen).c.5.s.120 Tabiinden Nafi "İbn Ömer sarık sarar ve sarığın kuyruğunu iki omzu arasına bırakırdı" demiştir. Ravilerden Ubeydullah şöyle dedi: "Şeyhlerimiz (tabiinin büyükleri) bize peygamber asv'ın ashabının sarık sardıklarını ve sarığın ucunu iki omuzları arasına bıraktıklarını (çokça) gördüklerini rivayet ettiler." Musannef ibn ebi şeybe.c.5.s.180 Ubade (ra) Peygamber asv'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Sarık sarınız! Çünkü o meleklerin nişanı, alametidir. (sarığı sardıktan sonra) arkanızdan sarkıtınız. Beyhaki. Şuabu iman.5-176Bedir savaşında beş bin melek peygamberimiz ve sahabelerin imdadına gelmişti. Gelen meleklerin hepsi sarıklı idi. "Rabbiniz, alametli beş bin melekle size yardım edecektir [2]" ayetindeki "Müsevvimin" "alametli, nişanlı" kelimesinin "sarıklı" manasında olduğu tefsirlerde beyan edilmiştir [3] . ALLAH'ın peygamberine yardıma gönderdiği meleklerin sarıklı olması, sarığın ALLAH katında makbul ve razı olunan bir kisve olduğuna işarettir. (Bazı müfessirler onların bizzat ALLAH tarafından sarıkla nişanlandırılmış, alametlendirilmiş olduklarını söylerler.) <******>Müşriklerle bizim aramızdaki farkPeygamberimiz asv hayatı boyunca müşriklere, ehli kitaba her hususta muhalefet etmiş, ümmetinin de muhalefet etmesini istemiştir. Bu hususta pek çok hadis ondan rivayet edilmiştir. Peygamberimizin ümmetinin diğer milletlere muhalefet etmesini istediği bir konu da "sarık"tır. Peygamber as şöyle buyurmuştur. Rükane (ra)den rivayet edildiğine göre peygamberimiz asv şöyle buyurmuştur: "Bizimle müşrikler arasındaki fark bizim külahlar üzerine sardığımız sarıklardır."(Tirmizi.C.4.S.247, Ebu Davud.C.2.S.452 , Hakim Müstedrek.C.3.S.511, Taberani. Mucemi Kebir.C.5.S.71, Müsnedi Ebu Yala.C.3.S.5, Beyhaki. Şuabu İman.C.5.S.175 [4])Ali (ra)den rivayet edilmiştir:Gadiri Hum günü resulullah asv bana sarık sardı ve ucunu arkama sarkıttı ve sonra şöyle dedi: " ALLAH Azze ve Celle beni Bedir ve Huneyn günü bu şekilde sarık sarmış meleklerle teyid etti. Muhakkak ki sarık küfür ile iman arasını ayırıcıdır."Müsnedi Tayalisi.C.1.S.23, Beyhaki. Süneni Kübra.C.14.S.10 Tabiinden Halid b. Ma'dan (ra)den rivayet edilmiştir: Nebi sav'e sadaka olarak elbiseler geldi. Onu sahabeleri arasında taksim etti ve şöyle dedi: " Sarık sarınız ve sizden önceki milletlere muhalefet ediniz." [5]Beyhaki. Şuabu iman.c.5.s.176 Halid b. Ma'dan ve Fudayl b. Fudale ALLAH resulü şöyle buyurdu demişlerdir: "ALLAH Azze ve Celle bu ümmete sarıklarla ve sancaklarla ikramda bulundu." Said b. Mansur.c.2.206s.Namaz Kılarken Sarık SarmakŞehrimizin Valisiyle veya başbakanla görüşeceğimiz zaman, onun yanına en güzel kıyafetimizle mi, yoksa pejmürde bir kıyafetle mi gideriz? Elbette en güzel kıyafetimizle gideriz. Böyle olduğuna göre Alemlerin sultanının huzuruna da temiz ve güzel elbiselerle çıkmamız gerekmez mi? Kur'anı Kerimde de Cenab-ı Hak kullarına namaz esnasında süslenmelerini "Ey Ademoğulları! Her namazda zinet(ler)inizi üzerinize alınız (güzel elbiselerinizi giyiniz)" [6]. ayetiyle emretmektedir. Peygamberimiz asv'da "ALLAH güzeldir güzeli sever" "ALLAH kendisi için süslenilmeye daha layıktır" [7] buyurmuştur. ",1] ); //--> Müşriklerle bizim aramızdaki farkPeygamberimiz asv hayatı boyunca müşriklere, ehli kitaba her hususta muhalefet etmiş, ümmetinin de muhalefet etmesini istemiştir. Bu hususta pek çok hadis ondan rivayet edilmiştir. Peygamberimizin ümmetinin diğer milletlere muhalefet etmesini istediği bir konu da "sarık"tır. Peygamber as şöyle buyurmuştur. Rükane (ra)den rivayet edildiğine göre peygamberimiz asv şöyle buyurmuştur: "Bizimle müşrikler arasındaki fark bizim külahlar üzerine sardığımız sarıklardır."(Tirmizi.C.4.S.247, Ebu Davud.C.2.S.452 , Hakim Müstedrek.C.3.S.511, Taberani. Mucemi Kebir.C.5.S.71, Müsnedi Ebu Yala.C.3.S.5, Beyhaki. Şuabu İman.C.5.S.175 [4])Ali (ra)den rivayet edilmiştir:Gadiri Hum günü resulullah asv bana sarık sardı ve ucunu arkama sarkıttı ve sonra şöyle dedi: " ALLAH Azze ve Celle beni Bedir ve Huneyn günü bu şekilde sarık sarmış meleklerle teyid etti. Muhakkak ki sarık küfür ile iman arasını ayırıcıdır."Müsnedi Tayalisi.C.1.S.23, Beyhaki. Süneni Kübra.C.14.S.10 Tabiinden Halid b. Ma'dan (ra)den rivayet edilmiştir: Nebi sav'e sadaka olarak elbiseler geldi. Onu sahabeleri arasında taksim etti ve şöyle dedi: " Sarık sarınız ve sizden önceki milletlere muhalefet ediniz." [5]Beyhaki. Şuabu iman.c.5.s.176 Halid b. Ma'dan ve Fudayl b. Fudale ALLAH resulü şöyle buyurdu demişlerdir: "ALLAH Azze ve Celle bu ümmete sarıklarla ve sancaklarla ikramda bulundu." Said b. Mansur.c.2.206s.Namaz Kılarken Sarık SarmakŞehrimizin Valisiyle veya başbakanla görüşeceğimiz zaman, onun yanına en güzel kıyafetimizle mi, yoksa pejmürde bir kıyafetle mi gideriz? Elbette en güzel kıyafetimizle gideriz. Böyle olduğuna göre Alemlerin sultanının huzuruna da temiz ve güzel elbiselerle çıkmamız gerekmez mi? Kur'anı Kerimde de Cenab-ı Hak kullarına namaz esnasında süslenmelerini "Ey Ademoğulları! Her namazda zinet(ler)inizi üzerinize alınız (güzel elbiselerinizi giyiniz)" [6]. ayetiyle emretmektedir. Peygamberimiz asv'da "ALLAH güzeldir güzeli sever" "ALLAH kendisi için süslenilmeye daha layıktır" [7] buyurmuştur. <******>İşte ALLAHın huzuruna çıkarken başımıza saracağımız sünnet olan sarıkta bizim ALLAHa karşı süsümüz ve güzelliğimizdir. Peygamberimizin İncil'de geçen bir isminin "Sahibü-t Taç" olduğunu yukarda zikretmiştik. Sarığın "taç" oluşu yalnızca peygamberimize değil, onun bütün ümmetine has bir özelliktir. Bir hadiste de "Sarıklar müslümanların tacıdır" denmiştir [8] . Taçlar hükümdarların süsü, sarık ise müminlerin süsüdür.Madem ALLAH namaz esnasında zinetlerimizle onun huzuruna çıkmamızı istiyor. Ve madem sarık müminin tacı, süsüdür, öyleyse namaz esnasında sarık sarmak da, ALLAHın rızasını üzerimize celbeder. Bu yüzden sarıkla kılınan namazın sevabı, sarıksız kılınan namazın sevabından daha fazladır. Cabir (ra)den rivayet edilmiştir: "Sarıkla kılınan iki rekat namaz sarıksız kılınan 70 rekat namazdan daha üstündür." Deylemi. Müsnedi Firdevs.c.2.s.265.hn.3233 (Başka bir rivayette şöyledir: "Sarıkla kılınan nafile veya farz bir namaz, sarıksız kılınan 25 namaza denktir. [9]")Alimlerden Münavi Cabir hadisini şerhederken: "Çünkü namaz hükümdarın huzurunda olmak (gibi)dir. Hükümdarın huzuruna süslenmeden girmek edebe muhaliftir" der. [10] Ahir zamanda sarıkPeygamberimizin mucizelerinden biri de gelecekten haber vermesidir. O kendi zamanında, sahabeler döneminde ve daha sonraları bilhassa ahir zamanla ilgili- pek çok gaybi şeyleri haber vermiş ve verdiği haberler aynen çıkmıştır. Mesela "Öyle bir zaman gelir ki, faiz yemeyen kalmaz. Yemese bile tozundan, buharından bulaşır" hadisi bunlardandır ve bu haber bu gün hakikat olmuştur. Bu haberin aynen tahakkuk etmesi, bu hadisin doğru olduğuna da bir emaredir. Sarıkla ilgili bazı hadisler nakledilmiş, fakat onlara zayıf denilmiştir. Halbuki tahakkuk etmeleriyle zaman onların doğruluğunu tasdik etmiştir. Aşağıda nakledeceğimiz hadisler işte bu vuku bulmalarıyla doğruluğu tahakkuk eden hadislerdir. ",1] ); //--> İşte ALLAHın huzuruna çıkarken başımıza saracağımız sünnet olan sarıkta bizim ALLAHa karşı süsümüz ve güzelliğimizdir. Peygamberimizin İncil'de geçen bir isminin "Sahibü-t Taç" olduğunu yukarda zikretmiştik. Sarığın "taç" oluşu yalnızca peygamberimize değil, onun bütün ümmetine has bir özelliktir. Bir hadiste de "Sarıklar müslümanların tacıdır" denmiştir [8] . Taçlar hükümdarların süsü, sarık ise müminlerin süsüdür.Madem ALLAH namaz esnasında zinetlerimizle onun huzuruna çıkmamızı istiyor. Ve madem sarık müminin tacı, süsüdür, öyleyse namaz esnasında sarık sarmak da, ALLAHın rızasını üzerimize celbeder. Bu yüzden sarıkla kılınan namazın sevabı, sarıksız kılınan namazın sevabından daha fazladır. Cabir (ra)den rivayet edilmiştir: "Sarıkla kılınan iki rekat namaz sarıksız kılınan 70 rekat namazdan daha üstündür." Deylemi. Müsnedi Firdevs.c.2.s.265.hn.3233 (Başka bir rivayette şöyledir: "Sarıkla kılınan nafile veya farz bir namaz, sarıksız kılınan 25 namaza denktir. [9]")Alimlerden Münavi Cabir hadisini şerhederken: "Çünkü namaz hükümdarın huzurunda olmak (gibi)dir. Hükümdarın huzuruna süslenmeden girmek edebe muhaliftir" der. [10] Ahir zamanda sarıkPeygamberimizin mucizelerinden biri de gelecekten haber vermesidir. O kendi zamanında, sahabeler döneminde ve daha sonraları bilhassa ahir zamanla ilgili- pek çok gaybi şeyleri haber vermiş ve verdiği haberler aynen çıkmıştır. Mesela "Öyle bir zaman gelir ki, faiz yemeyen kalmaz. Yemese bile tozundan, buharından bulaşır" hadisi bunlardandır ve bu haber bu gün hakikat olmuştur. Bu haberin aynen tahakkuk etmesi, bu hadisin doğru olduğuna da bir emaredir. Sarıkla ilgili bazı hadisler nakledilmiş, fakat onlara zayıf denilmiştir. Halbuki tahakkuk etmeleriyle zaman onların doğruluğunu tasdik etmiştir. Aşağıda nakledeceğimiz hadisler işte bu vuku bulmalarıyla doğruluğu tahakkuk eden hadislerdir. <******> İbn Abbas (ra)den rivayet edilmiştir:"Sarıklar mümin için vakar, Araplar için izzettir. Araplar sarıklarını bıraktıkları zaman izzetlerini de bırakmış olurlar." Deylemi. C.3.s.88.hn . 4247Bu gün Araplar umumiyetle sarık sarmazlar ve dünya üzerinde bir izzetleri ağırlıkları da yoktur. Bu yönüyle bu hadis tahakkuk etmiştir diyebiliriz. Ebu Umame (ra)den rivayet edilmiştir: "Sarıkların bırakılıp, takkelerin giyilmesi kıyamet alametlerindendir." Deylemi. C.4.s.5. 6002Yezid b. Rukane (ra)den rivayet edilmiştir: "Ümmetim külahlar üzerine sarık sardığı müddetçe, fıtrat üzere olurlar." Deylemi c.5.s.93.hn.7569Sünneti ihya İmam Malik şöyle der: sarığın terk edilmemesi gerekir. Ben henüz yüzümde kıl yokken sarık bağlamıştım. (..). Hatırlıyorum yüzümde hiç kıl tutamı yoktu, bizden hiçbir kimse Resulullahı sav iclal [saygı] gayesiyle mescide sarıksız girmiyordu. (Hz. Peygamber'in Yönetimi. c.2.s. 84. (Et-Teratib-ül İdariye). Kettani. İz yy.)--------------------------------------------------------------------------------[1] Ed-Dürrül Mensur.C.4.S.645(İbn Ebi Hatimden Naklen). (Hüccetullah Alel-Alemin. Beyhakiden Naklen.C.1.88)[2] Ali İmran: 125[3] Bkz. Ed-Dürrül Mensur.c.2.s.309-310[4] Her ne kadar bu hadis zayıf olmakla itham edilmişsede onu teyid eden başka hadisler onu zafiyetten kurtarır. Hem bazı alimlerce zayıf hadis çok zayıf olmamak şartıyla dinde hüccettir. Zayıf hadis mevzu hadis demek değildir. [5] Halid b. Ma'dan tabiinden olduğundan sahabeyi zikretmeyerek peygamberimizden rivayet ettiği için bu hadis munkatı daha doğrusu- mürseldir. Fakat hadisi rivayet eden zat güvenilir olduğu için bu tür hadislere itimat edilir denilmiştir. Bkz: Hadis Istılahları. (Mürsel hadis). Talat Koçyiğit. ",1] ); //--> İbn Abbas (ra)den rivayet edilmiştir:"Sarıklar mümin için vakar, Araplar için izzettir. Araplar sarıklarını bıraktıkları zaman izzetlerini de bırakmış olurlar." Deylemi. C.3.s.88.hn . 4247Bu gün Araplar umumiyetle sarık sarmazlar ve dünya üzerinde bir izzetleri ağırlıkları da yoktur. Bu yönüyle bu hadis tahakkuk etmiştir diyebiliriz. Ebu Umame (ra)den rivayet edilmiştir: "Sarıkların bırakılıp, takkelerin giyilmesi kıyamet alametlerindendir." Deylemi. C.4.s.5. 6002Yezid b. Rukane (ra)den rivayet edilmiştir: "Ümmetim külahlar üzerine sarık sardığı müddetçe, fıtrat üzere olurlar." Deylemi c.5.s.93.hn.7569Sünneti ihya İmam Malik şöyle der: sarığın terk edilmemesi gerekir. Ben henüz yüzümde kıl yokken sarık bağlamıştım. (..). Hatırlıyorum yüzümde hiç kıl tutamı yoktu, bizden hiçbir kimse Resulullahı sav iclal [saygı] gayesiyle mescide sarıksız girmiyordu. (Hz. Peygamber'in Yönetimi. c.2.s. 84. (Et-Teratib-ül İdariye). Kettani. İz yy.)--------------------------------------------------------------------------------[1] Ed-Dürrül Mensur.C.4.S.645(İbn Ebi Hatimden Naklen). (Hüccetullah Alel-Alemin. Beyhakiden Naklen.C.1.88)[2] Ali İmran: 125[3] Bkz. Ed-Dürrül Mensur.c.2.s.309-310[4] Her ne kadar bu hadis zayıf olmakla itham edilmişsede onu teyid eden başka hadisler onu zafiyetten kurtarır. Hem bazı alimlerce zayıf hadis çok zayıf olmamak şartıyla dinde hüccettir. Zayıf hadis mevzu hadis demek değildir. [5] Halid b. Ma'dan tabiinden olduğundan sahabeyi zikretmeyerek peygamberimizden rivayet ettiği için bu hadis munkatı daha doğrusu- mürseldir. Fakat hadisi rivayet eden zat güvenilir olduğu için bu tür hadislere itimat edilir denilmiştir. Bkz: Hadis Istılahları. (Mürsel hadis). Talat Koçyiğit. <******>[7] Ed-Dürrül Mensur. C.3.s.442. [8] Kenzül Ummal. C.15.s.307. hadis no: 41143. Bazı rivayetlerde "Sarıklar arapların tacıdır" denmiştir. Müsned-i Şihab.c.1.75, Beyhaki. Şuabu iman.5-175. Her ne kadar burada Araplar denmişse de, o dönemde Müslümanlar yalnızca Araplar olduğu için böyle söylenmiştir. Yukarda müşriklerin sarık sarmadığını zikretmiştik. Bu yüzden bu hadisi Müslüman Araplar olarak anlamamız mümkündür. VALLAHü A'lem. [9] Kenzül Ummal. C.15.s.306. hadis no:41139. İbn Asakir'den naklen. [10] Feyzül Kadir.c.4.s.37 KAYNAK:www.tevhidmesaji.tr.cc
 
İslami Site